KUDÜS GEZİ REHBERİ

GÜVENÇ TURİZM DER Kİ ; 

Ey  Kudüs Ey !
İstanbul ve Ayasofya Gibi Tutkuyla Sevdiğim; Geçmişini Öğrenmek Ve Anlatmak İstediğim; Geleceğe Tüm Emanetleri ile ulaşmasını Dilediğim Kutsal Şehir.
Kudüs Öyle Bir Şehir Ki Üç ilahi din için de vazgeçilmez. İnançların en ulvi hatıraları, mucizeleri  orada, çilesi ve hasreti de…
Yahudiler için Rabbin dünyayı yaratmaya başladığı yer.
Hristiyanlar için mahşerin dirilişin mekânı.
Müslümanların ilk kıblesi,  Miracın Basamağı ve en kutsal hatırasıdır.
Kudüs; Hz. Ömer adaletinin belgesi; Selâhaddin Eyyubi’nin vicdanı; Yavuz Sultan Selim'in fermanı ; ‘’La ilahe İllallah İbrahim Halilullah’’  diyenleri kucaklayan Osmanlı Şefkati; Kanuni'nin rüyası; Abdülhamid Han'ın davasıdır Kudüs.
Kudüs’ü anlatmak kolay değildir; çünkü Kudüs, Hz. Peygamberin ifadesiyle;  ‘’Allah’ın seçtiği toprak ve onun kullarının vatanı!  Onun duvarlarından dünya,  dünya oldu. Ona doğru inen çiğ taneleri hastalıklara şifa oldu. Çünkü geldiği yer cennetin bahçeleri.’’
Ey Kudüs Çok Şey Yaşadın Artık Huzur Bulman Dileğiyle…

Hepimizin çocukluğundan itibaren kulağına çalınmış bir isimdir Mescid-i Aksa. Önceleri onu birçokları gibi sadece bir cami olarak düşünürüz. Sonra ilk Kıblemiz olduğunu öğreniriz. Dini ve ilmi sohbetlerde Kâbe ve Mescit-i Haram-ın yanına konulur ; sonra ise Mescid-i Aksa neresi Kubbetüs-sahra hangi yapı tartışması hiçbir sonuca bağlanamaz.
 Evet orada bir kaya vardı, ama havada durmasından başka kimsenin bildiği başka bir şey yoktu. Kudüs ve Aksa kutsaldı ama bu kutsallık nereden geliyor du ? Miraç’ta Peygamberimiz (sav.) neden göklere Mekke veya Medine den değil de Mescit-i Aksa dan çıkmıştı.
Hadi oralara gidelim denildiğinde; hep aynı edebiyat yapılıyordu…. Oralarda bombalar patlıyor , sakın sakın!
Oraları bizlere unutturma politikası,… İşte sinsi bir plan böylece işletiliyor akıllardan dünyanın bu en özel noktasını silme ve ehemmiyetsiz gösterme, sonrada acımasızca bu büyük mirasa konma planları….
Bu sinsi oyunları bozmanın yolu bilmekten geçer. Fark etmek; geride bırakılan mirasın farkında olmaktan geçer.
Mescidi aksa ne bir camii ne bir mescittir. Burası Allah u Teâlâ’nın yeryüzünde kendisine ayırdığı iki önemli araziden birisidir.
Mescidi aksa arzın arşa açılan kapısıdır.
Mescidi aksa yeryüzünün yaratılmaya başlandığı nokta, insanın ilhamlarının kaynağı, Allah a yakın olmanın rampası, asansörü, fırlatma noktasıdır. Ecdadımız bu stratejik noktayı bir kampüs haline getirmişlerdir.
Lütfen artık üzerimize serpilmiş bir asırlık ölü toprağını atalım. Başımızı kaldırıp sahip çıkmamız gereken mirasın farkına varalım. Dört elle buraları yeniden hatırlamaya ve bu mübarek mekâna sahip çıkmaya çalışalım.
Sıklıkla Kudüs’e gidelim. Çevremizdekileri gitmeye teşvik edelim. O Topraklarda bulunmuş ve yolları oralardan geçmiş peygamberler, sahabeler, nice din büyükleri,  yüzyıllarca o toprakları eserleri ile donatmış hayırsever insanlar gözünüzün içine bakıyorlar. Gelin ve buralara sahip çıkın diyorlar!.
Şu Hadisi Şeriflere de bir Kulak Verelim….!
Resulullah (a.s.m) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur.
"Yolculuk ancak üç; mescitten birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya."
Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Buhari ve Müslim‘in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: "Resulullah (a.s.)'a. yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum.
"Mescidi Haram" diye buyurdu.
"Sonra hangisi?" dedim. "Mescidi Aksa" diye buyurdu."

Ahmed ibnu Hanbel. Nesai ve Hakim'in Abdullah b. Omer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (a.s.) şöyIe buyurmuştur:
"Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa'yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum:
1-Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi.
2-Kendisinden sonra hiç ; kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi.
3-Bir de her kim, bu Mescit te yani Mescidi Aksa da namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa, anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın, istedi. Biz Allah'ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz."
Kudüs  bir peygamberler şehri olduğundan tarih boyunca sürekli ilgi odağı olmuştur. Vahiy kültüründen neş'et eden birçok medeniyetin beşiği bu şehirdir.
Bu gezi rehberimizde Kudüs’ü Mescit-i Aksa’yı ve  ziyaret yerlerimizi kısa ve öz bir şekilde sizlere tanıtmak istedik. Mescid-i aksa İmamının söylediği gibi:
‘’Buralar siz Osmanlı torunlarını çok iyi tanır ve Mescit-i Aksa-nın taşı toprağı sizleri çok özler; lütfen buraları garip ve boş bırakmayın’’….
Hepimizin çocukluğundan itibaren kulağına çalınmış bir isimdir Mescid-i Aksa. Önceleri onu birçokları gibi sadece bir cami olarak düşünürüz. Sonra ilk Kıblemiz olduğunu öğreniriz. Dini ve ilmi sohbetlerde Kâbe ve Mescit-i Haram-ın yanına konulur ; sonra ise Mescid-i Aksa neresi Kubbetüs-sahra hangi yapı tartışması hiçbir sonuca bağlanamaz.
 Evet orada bir kaya vardı, ama havada durmasından başka kimsenin bildiği başka bir şey yoktu. Kudüs ve Aksa kutsaldı ama bu kutsallık nereden geliyor du ? Miraç’ta Peygamberimiz (sav.) neden göklere Mekke veya Medine den değil de Mescit-i Aksa dan çıkmıştı.
Hadi oralara gidelim denildiğinde; hep aynı edebiyat yapılıyordu…. Oralarda bombalar patlıyor , sakın sakın!
Oraları bizlere unutturma politikası,… İşte sinsi bir plan böylece işletiliyor akıllardan dünyanın bu en özel noktasını silme ve ehemmiyetsiz gösterme, sonrada acımasızca bu büyük mirasa konma planları….
Bu sinsi oyunları bozmanın yolu bilmekten geçer. Fark etmek; geride bırakılan mirasın farkında olmaktan geçer.
Mescidi aksa ne bir camii ne bir mescittir. Burası Allah u Teâlâ’nın yeryüzünde kendisine ayırdığı iki önemli araziden birisidir.
Mescidi aksa arzın arşa açılan kapısıdır.
Mescidi aksa yeryüzünün yaratılmaya başlandığı nokta, insanın ilhamlarının kaynağı, Allah a yakın olmanın rampası, asansörü, fırlatma noktasıdır. Ecdadımız bu stratejik noktayı bir kampüs haline getirmişlerdir.
Lütfen artık üzerimize serpilmiş bir asırlık ölü toprağını atalım. Başımızı kaldırıp sahip çıkmamız gereken mirasın farkına varalım. Dört elle buraları yeniden hatırlamaya ve bu mübarek mekâna sahip çıkmaya çalışalım.
Sıklıkla Kudüs’e gidelim. Çevremizdekileri gitmeye teşvik edelim. O Topraklarda bulunmuş ve yolları oralardan geçmiş peygamberler, sahabeler, nice din büyükleri,  yüzyıllarca o toprakları eserleri ile donatmış hayırsever insanlar gözünüzün içine bakıyorlar. Gelin ve buralara sahip çıkın diyorlar!.
Şu Hadisi Şeriflere de bir Kulak Verelim….!
Resulullah (a.s.m) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur.
"Yolculuk ancak üç; mescitten birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya."
Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Buhari ve Müslim‘in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: "Resulullah (a.s.)'a. yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum.
"Mescidi Haram" diye buyurdu.
"Sonra hangisi?" dedim. "Mescidi Aksa" diye buyurdu."

Ahmed ibnu Hanbel. Nesai ve Hakim'in Abdullah b. Omer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (a.s.) şöyIe buyurmuştur:
"Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa'yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum:
1-Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi.
2-Kendisinden sonra hiç ; kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi.
3-Bir de her kim, bu Mescit te yani Mescidi Aksa da namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa, anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın, istedi. Biz Allah'ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz."
Kudüs  bir peygamberler şehri olduğundan tarih boyunca sürekli ilgi odağı olmuştur. Vahiy kültüründen neş'et eden birçok medeniyetin beşiği bu şehirdir.
Bu gezi rehberimizde Kudüs’ü Mescit-i Aksa’yı ve  ziyaret yerlerimizi kısa ve öz bir şekilde sizlere tanıtmak istedik.
Son Cümle Olarakta ; Mescid-i aksa İmamının söylediği gibi:
‘’Buralar siz Osmanlı torunlarını çok iyi tanır ve Mescit-i Aksa-nın taşı toprağı sizleri çok özler; lütfen buraları garip ve boş bırakmayın’’….


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
K U D Ü S 

Tarihi M.Ö. 4 binli yıllara kadar uzanan ve semavi dinlerin ortaya çıkışıyla beraber bir çok peygamberin yaşadığı bir beldedir Kudüs. İslam tarihçilerine göre şehrin ilk kurucuları Amalika kabilesidir. Tarih bugüne kadar, bu mukaddes şehre hakim olmak isteyen nice kavmin, milletin, devletin mücadelesine sahne olmuştur. Tarih boyunca iki defa yok edilmiş, 23 kez işgal edilmiş ve 52 kez de saldırıya maruz kalan, yeryüzündeki ender şehirlerdendir Kudüs. Binlerce yıllık tarihiyle geçmişten bugüne izler taşıyan, herkesi kendine hayran bırakan, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet için kutsal sayılan nice mekanları bağrında barındıran, bu üç dine mensup insanların vazgeçilmezi olan yegane şehirdir. Kudüs ismi ilk defa, Mısır kaynaklarında ”Rusalim” olarak geçer. Yahudiler bu şehre “Yeruşalim”, Hıristiyanlar “Jarusselam”, Müslümanlar da “Dar’üs-Selam” demişlerdir. Her üç dinde de şehrin ismi maruz kaldığı bütün yıkım, yağma, katliam ve istilalara maruz kalmasına rağmen “dostluk şehri, barış şehri” manasına gelir.
Kudüs’ü ilk ele geçiren kişi Hz. Davut olmuştur. Hz. Davut Kudüs’ü, Yebuslilerle savaşarak fethetmiştir. Yebusiler ise Hz. İsmail’in soyundan gelen, bugünkü Arapların da ataları kabul edilen Amalika kavmine mensup Kudüs’ün yerli ahalisi idi. Amalika ordusunun başında bulunan korkunç ve zalim bir hükümdar, savaşçı olan Golyat (Calut)’ı öldürüp mağlup eden Hz. Davut zaferden sonra İsrailoğulları’nın başına geçerek Cenab-ı Hak tarafından hem hükümdar hem de peygamber tayin edilmiştir. Kudüs’ün fethiyle birlikte Hz. Davut tarihteki bağımsız Birleşik Yahudi Krallığı’nı kurdu. Hz. Davut’un vefatından sonra yerine oğlu Hz. Süleyman geçer. Tarihte her açıdan dönüm noktası teşkil eden, günümüzdeki çatışmaların bile kaynağını oluşturan meşhur Beyt-i Makdis yani Süleyman Mabedi  bu dönemde inşa edilir. Hz. Süleyman’dan sonra Yahudi Krallığı ikiye bölünüp zayıflar ve zaman içinde işgal ve istilalara maruz kalmaktan kurtulamaz. Yahudilere ilk büyük felaketi Babiller yaşatır. M.Ö. 587’de Babil Kralı Nabukadnezar Kudüs’ü ve Süleyman Mabedi’ni yerle bir eder, Ahit Sandığı kayıplara karışmış ve Yahudiler şehirden sürülmeye başlar. Bazı Yahudiler Hicaz’daki muhtelif yerlere yerleşir, bazıları da Babil diyarına sürülür. Babil sürgününden dönen Yahudiler Kudüs tekrar imar edilir. Babil işgalleri sonrasında Kudüs Persler (M.Ö.586-332) ve Büyük İskender (M.Ö.332-363) tarafından ele geçirilir. M.Ö. 63’te Romalı general Pompeus Kudüs’ü ele geçirir ve M.S. 330’a kadar sürecek Roma hakimiyeti başlar. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma yahudi kralı Büyük Herodes’in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40’ta Roma Senatosu kendini Celile Valisi ilan etmiş olan Herodes’i Yahuda Kralı yaptı. Herodes’in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes’in oğlu Arkhelaos’u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs’ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa’yı mahkum eden kararı onaylamasıyla tanındı. M.S. 66’da Yahudiler Roma’ya karşı ayaklandılar. M.S. 70’te Roma İmparatoru Vespasian oğlu Titus’u Kudüs üzerine gönderir ve şehir, tarihinin ikinci büyük saldırısına maruz kalır. Kudüs şehri ve inşa edilen ikinci mabet yakılıp yıkılarak yağmalanır.Şehir M.S. 130’da bir ölçüde yeniden iskan edildi. YahudilerM.S. 132-135 arasında Roma’ya karşı tekrar ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. M.S. 135’de Roma İmparatoru Hadrianus bu isyanlara son noktayı koymak maksadıyla Yahudiler için büyük sürgün kararını aldı.  Hadrianus burada Roma tarzında bir şehir oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı. Roma İmparatoru Büyük Konstantinus M.S. 313’te Hıristiyanlığı resmen tanıdı. Konstantinus’un  annesi Azize Helena’nın M.S. 326’da Kudüs’e giderek Gerçek Haç’ı bulması, başta Kıyamet Kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına neden oldu ve böylece kent Hıristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem M.S. 614’te Sasani istilasında Kudüslüler’in kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi. Ancak Bizans İmparatoru Heraklius M.S. 629’da şehri kurtardı ve tekrardan bir hıristiyan hakimiyeti başlamış oldu.
Kudüs Hz. Ömer döneminde M.S. 638’de müslümanlarca fethedildi. Ünlü Beytü’l-Makdis’in yerinde Mescid-i Aksa (Kıble Mescidi) diye bilinen mescit yapıldı. Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa’yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü’s Sahra’yı inşa ettirdi. Kudüs ilk kıble ve Hz. Peygamberin Mirac’a çıktığı mekan olması münasebetiyle vazgeçilmez bir değer haline gelerek büyük bir kutsiyet kazandı ve müslümanlarca “bereket ve mübarek olmak” gibi manalara gelen “Kuds” kelimesiyle tarif edildi. Mekke ve Medine ile birlikte üç büyük mukaddes merkezden biri haline geldi. Kudüs M.S. 969’da Şii Fatimiler’in eline geçti.Şii Fatimi halifesi  Hakim Bi-Emrillah 1010 senesinde Kudüs’teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099’da kenti istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların kente girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187’de Selahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı ve Kudüs müslümanlarca tekrar fethedilmiş oldu. 13.yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Kudüs’e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517’de Yavuz Selim’in fethiyle Kudüs’ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Kudüs’ü 1831’de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840’ta geri aldılar. Kudüs’ün Siyonistlerce işgali süreci 19.yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya’da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin’de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905’te Rusya’daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin’e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925’te 110, Hitler’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya’dan yapılan göçlerle 1939’da 450 bini buldu. 1917’de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948’e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmesine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan örgütler Filistin’in halkına karşı saldırı hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947’de BM’den Filistin’de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan örgütler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs’ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail Kudüs’ün tamamını işgal etti ve burasının ‘’sonsuz ve bölünmez’’ başkentleri olduğunu açıkladılar.
Kudüs, bugün İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut Gölü’nün yaklaşık 24 km batısında, Akdeniz’den yaklaşık 50 km içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski ve Yeni Şehir olmak üzere iki kısımdan oluşur. Eski Kent olarak anılan asıl Kudüs, kenarları yaklaşık 1 km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı surlar Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer daha da eski dönemlerine uzanan surların yüksekliği yaklaşık 12, kalınlığı ise 1 metredir.   İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam Kapısı ile batıdaki Yafa Kapısı’ndan başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzeydoğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hıristiyan, Güneydoğudaki bölüm Yahudi ve Güneybatıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır. Kentin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Kent, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir. Kudüs’ü kutsal kılan yapılar Haremü’ş Şerif içinde yer alır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremü’ş Şerif’de ünlü Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra bulunmaktadır. Mescid-i Aksa, uzun süre müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytü’l-Makdis’in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (a.s)’ın Mirac sırasında uğrak yeri olan bu mekanın hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü’s-Sahra vardır. Mescid-i Aksa’nın doğusunda ikinci Mabet’ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekânıdır. Hz.İsa’nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz.Meryem’in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliselerde Kudüs’ü hıristiyanların gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
M E S C İ D-İ   A K S A

 Mescid-i Aksa Yüz kırk dört (144) dönüm (144 bin metrekare) üzerine konuşlanmış kutsal bir alandan oluşur. Mescid-i Aksa denildiği vakit aklımıza tek bir yapı gelmektedir. Halbuki durum çok farklıdır. Kur’an-ı Kerim’in bize anlattığı Mescid-i Aksa(Uzak Mescid) sıradan, tek bir bina değil, Allah’ın kıymet verdiği bir toprak parçası şeklindedir. Kısacası mukaddes mekanların yer aldığı sahanın genel ismidir. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi ile beraber mukaddes sayılan üç sahadan birisidir. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alan, tarihi kaynaklarda Moriya Tepesi olarak geçmektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmek istediği Moriya diyarındaki dağın, Hz. Süleyman’ın mabedi yaptırdığı Moriya Tepesi olduğu, Yahudi ve Hıristiyan geleneğince kabul edilmektedir.İlk olarak mabedin yerini tespit eden ve planlayan Hz. Davud olmuştur. Ayrıca Allah’ın bildirmesiyle mabet ilk kez oğlu Hz. Süleyman tarafından inşa edilmiştir. Musevilik inancına göre mabet, dünya yaratılmadan evvel de vardı ve gökte idi. Allah dünyayı onun gölgesinin düştüğü yerden yaratmaya başlamış ve ve sonrasında o noktada Hz. Adem’i yaratmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de “Mescid’ül  Aksa” adıyla zikredilen ve etrafının mübarek kılındığı belirtilen yerin (İsra 17/1) “Beyt’ül Makdis” olduğu hususunda İslam alimleri ittifak etmişlerdir. Kur’an’ın vahyedildiği devirde Mescid-i Aksa kutsal alanı bugünkü şeklinde değildi, Emeviler zamanında şimdiki mabet inşa dilmişti. Mabedin Mekke’ye uzaklığından ötürü “aksa” ismi verilmiştir. Mescid-i Aksa tabiri islamın ilk yıllarında bazen Kudüs için de kullanılmış ve asırlar boyu bu tabirle Kudüs Harem-i Şerif’i kastedilmiştir. Surlarla çevrili bulunan bu kutsal alan içinde kurşun kubbeli Aksa Camii ve altın sarısı kubbeye sahip Kubbetü’s-Sahra’nın da yer aldığı 144 bin metrekarelik bir mekandır. Bu kutsal mekan içinde, bu iki yapı haricinde toplam 260 eser bulunmaktadır. Mervan Mescidi, Burak Mescidi, Silsile Kubbesi, Nahaviyye Kubbesi, Miraç Kubbesi, Musa Kubbesi, Nebi Mihrabı, Ağlama Duvarı, Ruhlar Kubbesi, Eşrefiye Medresesi, Taştemuriyye Medresesi, Kasım Paşa Şadırvanı, Silsile Kapısı Minaresi, Kayıtbay Sebili, Mustafa Ağa Sebili, Karanlık Kapı Sebili, Kadı Burhaneddin Minberi, Süleyman Kürsüsü, Yusuf Kubbesi bu eserlerden bazılarıdır. Bu eserler daha ziyade Eyyübiler, Memlükler ve Osmanlılar devrinde inşa edilmiştir.   Mescid-i Aksa, İbranice “Beth Hamikdaş”, Arapça “Beyt-i Makdis” yani “ Mukaddes Ev” manasına gelir. Kudüs ismi de zatan aynı kökten gelir. Burada ifade edilmek istenen şey aslında Kudüs şehri değil Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği mabettir.(Süleyman Mabedi/Beyt-i Makdis) Eski Ahid’e göre mabedin inşası İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışının 480. ve Hz. Süleyman’ın hükümdarlığının dördüncü senesinde başlamış ve yedi yılda tamamlanmıştır. Mabedin inşası esnasında keser ve çekiç sesleri duyulmamıştır. Tevrat levhalarının muhafaza edildiği Ahid Sandığı için mabedin en ön kısmına bir iç oda yapılmış, altından çok daha değerli madeni eşyalarla, büyük havuzlarla ve kazanlarla donatılmıştır. Mabet büyük bir merasimle açılmış, merasim esnasında bazı fevkalade haller meydana gelmiş ve İsrailoğulları taş zemin üzerinde secdeye kapanmışlardır. Hz. Süleyman mabedin açılışı münasebetiyle 22 bin boğa, 120 bin koyun kurban etmiştir. Beyt’ül Makdis (Süleyman Mabedi) Hz. Süleyman’dan sonra farklı devirlerde istilacı devletlerin yağma ve yıkımlarına maruz kalmıştır. Mabet Babiller ve Romalılar tarafından yağmalanmıştır. Daha sonra Yahudilerce genişletilip yeniden inşa edilmiştir. İnşa edilen bu ikinci mabed, II. Süleyman Mabedi’dir ve inşası İsa (a.s)’ın doğumundan yirmi yıl evvel başlayıp onun devrinde de devam etmiştir. Yeni Ahid’e göre Hz. İsa devrinde Yahudiler mabede gereken saygıyı göstermemişlerdir. Hz. İsa Kudüs’e geldiğinde mabedin adeta pazar yerine döndüğünü görmüş ve bunu engellemeye çalışmıştır.
Hz. İsa bu mabette insanlara İncil öğretmeye çalışmış ama Yahudi kahin, katip ve ihtiyarları buna karşı çıkmıştır.
M.S. 70’de putperest Romalılar Kudüs’ü işgal etmiş ve mabed yerle bir olmuş, Yahudiler sürülmüş daha sonra da bu mabedin yerine Romalılar Jüpiter Tapınağı’nı inşa etmişlerdir. Şu an Yahudilerin "Ağlama Duvarı" müslümanların ise "Burak Duvarı"olarak adlandırdıkları duvar, eski mabedin bir kalıntısıdır.  Hıristiyanlığın kabulünden sonra bu pagan tapınağı yıkılmış ve Kudüs’de artık yavaş yavaş kiliseler yapılmaya başlanmıştır.
Hadislerde Mescid-i Aksa’nın ibadet için yapılan en eski ikinci mescit (kutsal alan) olduğu ifade edilmiştir. Hadis-i şeriflerde bu mescitlerde kılınan namazların, kişinin evinde tek başına kılacağı namazdan elli bin kat daha faziletli olduğu vurgulanmıştır.(İbn Mace, “İkame”, 198)
Hz. Peygamber (a.s.) Hicret’ten evvel Kabe’yi önüne almak suretiyle Kudüs’e yönelerek namazlarını eda etmiştir. Bu durum Medine devrinde de on altı veyahut on yedi ay sürmüş; daha sonra gelen vahiyle kıble Kabe’ye çevrilmiştir. Müslümanlar için Kudüs’ün dini bir merkez olmasının sebebi, peygamberimizin İsra Hadisesi ve sonrasında gerçekleşen Mirac Mucizesi’dir. Diğer bir sebep belirtecek olursak peygamberimizin sağlığında bir dönem Kudüs’ü kıble olarak tercih etmesidir. M.S.638’de Kudüs Hz. Ömer tarafından fethedilir. Hz. Ömer Mescid-i Aksa’nın (Süleyman Mabedi)Hıristiyanlık devrinde molozlar altında kalmış olan kısmını temizletip Kubbetü’s-Sahra’nın güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış ve buraya Aksa Camii’ni yaptırmıştır. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın sözlerine hürmeten Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden dolayı bu kutsal alan müslümanların fethine kadar açıkta, harabe şeklinde kalmış ve daha sonra islami bir kimlik kazanmıştır. Hz. Ömer (r.a.)'ın burayı mabet ittihaz etmesi de o mekanın kutsiyet ve ehemmiyetinden ileri geliyordu.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

K U B B E T U S   S A H R A

 Kubbetüs'Sahra Kudüs Haremindeki kutsal kaya üzerinde yer alan Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan‘ın yaptırdığı. Ortası kubbeli sekizgen yapıdır. İslam mimarisinin bilinen ilk kubbeli eserlerindendir ve Kudü'sün fethinden sonra Hz. Ömer tarafından yapılan mescidin yerine inşa edildiği için daha çok Batılılar tarafından Ömer Camisi olarak da tanınır. Binanın Üzerinde bulunduğu kutsal kaya(sahre, hacerü'l- muallak) rivayete göre Hz. Musa'nın kıblesidir.  ve Resül-i Ekrem'in kıble değişikliğiyle ilgili ayetler gelinceye kadar namaz kılarken yöneldiği Kudüs'ten maksadın da o olduğu söylenir. Yahudi geleneğinde Sahre nin Süleyman Mabedi'nin Kudsü'l-akdes bölümünün temelini teşkil ettiği, dünyanın ortasında bulunduğu, Nuh‘un gemisinin tufandan sonra onun üstüne oturduğu ve üzerinde Hz. İbrahim'in kurban kestiği, Hz. Davud’un tövbe ettiği gibi değişik inanışlar vardır. Kitabı Mukaddes yorumlarında ise Sahrenin Süleyman Mabet inin tamamını veya yalnız kurban sunulan mezbaha nın temelini oluşturduğu kabul edilir. Bazı İslam kaynaklarında Sahre Beytül-Makdis olarak tarif edilir. Hz. Ömer  barış yoluyla Kudüs'ü ele geçirince Ka‘b el-Ahbar'ın delaletiyle Yahudiler tarafından çöplük haline getirilen sahrenin yerini bulup temizletmiş, bizzat kendisi de eteğinde toprak taşıyarak bu çalışmaya katılmıştır. Kubbetü's-Sahre, tarihi boyunca bölgeye hakim olan hemen her hükümdardan büyük ilgi ve saygı görmüş, özenle tamir ettirilmiştir. Bilhassa Eyyubi sultanları kendi elleriyle Sahrenin tozunu alır, mescidi süpürür ve gül suyu ile yıkarlardı. Bunlardan el-Melikü'l-Aziz Osman sahrenin etrafında ahşap bir korkuluk yaptırdı. Memlükler‘den
1.Baybars 1270'te yıkılan kısımları tamir ettirdi ve dış duvar mozaiklerini yeniledi. 1318'de Muhammed B. Kalavun kubbenin içini altın yaldız ve mozaiklerle yeniden dekore ettirip dışını da kurşunla kaplattı. Berkuk, güney kapıdan girince göze Çarpan mahfeli yaptırdı; el-Melikü'z-Zahir Çakmak, yıldırım düşmesi sonucu yanan kubbesini onarttı. Kayıtbay ise kapılarının Uzerlerine kabartma motifler işlenmiş bakır levhalarla kaplattı.
Osmanlılar zamanında Kanuni Sultan Süleyman tarafından çok köklü biçimde tamir ettirilmiş ve harap olan dış mozaik kaplama çinilerle değiştirerek pencerelere alçı revzenler yerleştirilmiştir. İmar faaliyeti III. Murad. I. Abdülhamid, ll. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve ll.Abdülhamid taraflndan da devam ettirilmiş, özellikle ll. Abdülhamid büyük masraflarla zemine degerli İran halıları döşetmiş, ortaya görkemli bir kristal avize astırmış ve eskiyen çinileri yeniletmiştir. 1948 Eylül ve Ekim aylarında atılan bombalardan kuzeybatı pencereleri zarar gören Kubbetü's-Sahre, bugün de zaman zaman Filistinlilerle Israil askerlerinin çatışmaları sırasında tehlikeli durumlara düşmektedir.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
A Ğ L A M A   D U V A R I

Hz. Süleyman (as), saltanatlı ve azametli bir peygamberdir. O’nun krallığı bugünkü Filistin Ürdün’ün tamamı Suriye’nin bir kısmını içine almakta idi. Hz. Süleyman’ın eserleri arasında memleketin savunması için inşa ettirdiklerini ilk sırada saymak lazımdır. Asker sevki için seçilen kilit noktalarda yaptırılan istihkâmlar bu bakımdan çok önemlidir. Hz. Süleyman as ‘in en mühim eseri, Siyon dağına inşa ettirdiği mabet’tir. Babası Hz. Davut as zamanında aynı yerde yalnız bir çadır vardı ve bu çadıra Tabutül-Ahd (ahit sandığı) konulmuştu. Süleyman mabedi veya sadece mabet denilen yapının bugün temel duvarlarından bir bölümü kalmıştır. Ağlama duvarı olarak isimlendirilen kısımda bu temeldir.{Osman Cilalı Şamil İslam Ansiklopedisi}.
Kuranı Kerim’de belirtildiği gibi İsrail oğulları Cenab-ı hakka isyan ettiler, kendilerine gönderilen ve onlara iyilikten başka bir şey düşünmeyen masum peygamberleri haksız yere öldürdüler ceza olarak işgaller, katliamlar ve sürgünler başladı. Büyük servetler harcanarak inşa edilen saraylar ve mabetler talan edildi ve yakıldı işgalden sonrada din düşmanlığında işgalciler ile işbirliği yaptılar. Son olarak ta Hz. İsa as ‘a suikast teşebbüsünde bulununca iki bin yıllık sürgün başladı. Rivayet edilir ki Romalıların yıktığı son mabedin sadece bir duvarını fakirler geri kalanını da zenginler inşa etmişlerdi. Romalılar neyi yok ettiklerini göstermek için olsa gerek, duvarın birini bırakmışlar; oda fakirlerin yaptırdığı bugünkü ağlama duvarıdır. Yavuz sultan selime kadar Hristiyanların çöplüğü olarak kalan meşhur duvar.

TEVRATA GÖRE AĞLAMA DUVARININ TARİHÇESİ
Musa (as), Firavun ve ordusunun Kızıldeniz’de boğulup onları izleyememesi sonucu Yahudileri Sina’ya getirir burada Sina Dağında, Hz. Musa’ya Tevrat ve On Emir verilir. Yahudiler Sina çölünde kırk yıl dolaşırlar. Musa’dan sonra Yeşu onları Filistin’e götürür. Kudüs’ü alır ve Yahudilerin en parlak devresini başlatır. Oğlu Kral Şelomo ( Hz. Süleyman MÖ 973-933 ) babası tarafından hazırlatılan yere kutsal mabedi inşa ettirir. O zamana kadar bir çadırda korunan ve içinde on emir tabletleri bulunan mukaddes ahit sandığı mabedin bir odasına konur. Mabet (tapınak) MÖ 168’te yağma edildi. Makkabiler yeniden hâkimiyeti sağladılarsa da MÖ 63 te başlayan Roma esareti dönemi MS 70’te Romalı komutan Titus’un Kudüs’ü ve bu arada mabedide yakıp yıkması ile sonuçlandı. Yahudiler dünyanın her tarafına dağıldılar. Mabet den arta kalan batı duvarı (ağlama duvarı) yüzyıllarca onlarda milli ve dini şuuru ayakta tutmuştur. Mesih inancının verdiği ümit onlarda bu şuurun devamlı varlığını sürdürmesini temin etmiştir. Yahudiler Süleyman mabedinin yıkılışından dolayı duydukları üzüntüyü bu duvarın önünde ağlamakla cennete gideceklerine inanırlar. Dinlerine bağlılıkları ile bilinen Yahudiler Allah-a yakarışlarını bu duvarın önünde yaparlar. Zira buradaki yapılan duaların mutlaka kabul edileceğine içtenlikle inanırlar. Duvar aralarına kendileri gibi oraya gelmemiş olan yakınlarının dualarını ve isteklerini sıkıştırırlar. Ağlama duvarındaki ayinler haremlik selamlıktır (kadınlar ile erkekler ayrı dua ederler). Yahudi inanışına göre Mesih geri geldiğinde ise inanışa göre tapınak yeniden inşa edilecek ve buradan dört bir yana hükmedecektir.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
B E Y T Ü L L A H İ M

Batı Şeria da Kudüs’e 40 km uzaklıkta bir Arap şehridir. Maalesef; bu şehre, Yahudilerin İnşa Ettikleri yüksek duvarların önünden geçerek girebiliyoruz. Ancak bu (açık hapishane) şehir, dünyanın en ünlü şehirlerindendir. Çünkü Hz. İsa (as) nın dünyaya geldiği şehir burasıdır. Ve doğduğu mağaranın üzerine inşa edilen, Ortodoks,  Katolik, ve Ermeni Kiliselerinin altındadır. Hz İsa (as) nın teyzesinin kocası olan Zekeriya Peygamberin;  Hz. Meryem in babasız dünyaya getirdiği mağaraya her inişinde gördükleri karşısında hayrete düşüp nereden buluyorsun bunları diye sorusuna; Hz. Meryem’in  ‘’BUNLAR ALLAHTANDIR’’ diye cevap verdi. [Ali İmran 3/35-37  Hani: İmran ın Karısı Rabbim Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek için adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin. Hakkıyla bilen demişti. Onu doğurunca Rabbim dedi, onu kız doğurdum; oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. Erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum. Bunun üzerine rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yıda onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun bulunduğu bölmeye her gidişinde yanında bir yiyecek bulurdu ’’Meryem bu sana nereden geldi?’’ derdi. Oda bu Allah katından diye cevap verirdi. Zira Allah dilediğine hesapsız rızık verir.] Bu tarihi mekana gözlerimizle şahit oluyor ve bir anda 2000 yıl geriye gidip , o anı canlandırmak mümkündürdür.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
E L   H A L İ L  (HEBRON)  Ş E H R İ

 Gazze’den sonra batı Şeria’nın ikinci büyük şehridir. Kudüs’e 60 km uzaklıktadır. Bu şehre giderken, yol güzergâhında İsraillin Filistinlileri hapsetmek üzere, İnşa ettikleri surların önünden geçerken elbette içimiz sızlayacak. Ancak az sonra yarısını Yahudilerin havra olarak kullandıkları Halil-lürrahman mescidine vardığımızda ziyaret edeceğimiz Kabe nin mimarı Hz İbrahim (as) , Hz. Yakup (as) , Hz. Yusuf (as) , Hz. İshak (as) , Hz. Sare validemizin huzurunda hüznümüz bir nebze hafifleyecektir. Bu camide eşi benzeri olmayan bir eser daha göreceğiz.  Oda ; Kudüs Fatihi Selâhaddin Eyyubi’nin koyduğu el yapısı ahşap mihrabıdır. Hz İbrahim’in, Kenan’da yerleştiği ilk şehir olan Hebron/Hevron, İbranice bir isimdir. Tevratta bu şehrin isminin Hz İbrahim öncesi o Bölgede oturan Kenanlıların Anak Kabilesinin ‘’Kiryat Arba’’ adı verilen, putperest kahramanına izafeten verildiği belirtilir. Hebronun eski adı Kiryat-Arba’ydı’’. Arba Anaklıların en güçlü adamının adıydı. Bu ismin Hz. İbrahim’in buraya yerleşmesinden sonra değiştirildiği Tevrat’ta kayıtlıdır. Eski adı Kiryat Arba olan Hebron’da yaşayan Kenanlıların Hebron ismine Yahudi ve Hristiyan kaynaklarda muhtelif anlamlar verilmektedir. Bunlardan birinci ‘’kurucuları olan İbranilerin (habirular) adına atfen şehre ‘’hebron’’ adı verilmiştir. Hebron hakkında İncilde, Kiryat Arba, yada cennetten düşen dört deve gönderme yaparak, ‘Dörtlerin Köyü’ (the village of the four) olarak geçer. Bir diğer anlatımda İncil de adları geçen ve burada gömülü oldukları rivayet edilen 4 çifte atfen ( Adem ve Havva ; İbrahim Ve Sara; İshak ve Rabia ; Yakup ve Leah.) verilmiştir. Hz İbrahim (as) hanımları Sara ve Hacer, oğulları İsmail, İshak torunu Yakup gibi resullerin yaşadığı kutsal bir yer olan Hebron’un bu konumu Tevratta Şöyle Belirtilir, Yakup İshak la İbrahimin de misafir olarak kalmış olduğu bugun Hebron denen Kiryat Arba Yakınlarındaki; Mamre’ye babası İshak’ın yanına gitti.
Bu şehir aynı zamanda Davud ve Süleyman Peygamberlerin ait olduğu Sıbt/boy olan Yahuda’nın sahip olduğu yerleşim merkezidir. Yahuda’nın dağlık bölgesinde, Anaklılar’ın atası Arbanın adıyla; anılan Kiryat-Arba, yani Hevron la çevresindeki otlaklar onlara verildi. İslamiyetin bölgeye egemenliğinden sonra 7. Yüzyılda şehir Müslüman hacıların önemli bir merkezi haline geldi ve arapça ismiyle El halil er-rahman olarak anılmaya başladı.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
E R İ H A

Dünyadaki ilk yerleşim yeri, ilk şehir olarak kabul edilen Eriha, İncil deki ismiyle ‘’palmiyelerin şehri’’, çarpıcı zıtlıkları içinde barındıran, ‘’parfüm’’ anlamına gelir. Çölle çevrelenmiş vahada harika kokulu çiçekler ile donatılmış yeşil bir bitki örtüsü barındırır. Sup tropikal iklimin etkisiyle harikulade bir bahçe, kış için ılık bir mesken, diğer kentlerden gelen için huzurdur. Ürdün’ün doğusunda bulunan Eriha Lut Gölünün 8 km kadar kuzeyinde kalmaktadır. Hz. Meryem’in şehri ve Yaser Arafat’ın kenti olarak ta bilinir. Unesco tarafından da koruma altına alınmıştır. Eriha Hz. Yuşa’nın Hz. Musa’nın ardından fethettiği şehirdir. Eriha, İlya ve Belka şehirlerinin Fethedilmesinden sonra Arz-ı Mev-ud diye bilinen Filistin ve Şam diyarı da Peyder Pey İsrail oğullarının eline geçti. Fetihler yedi sene devam edip Kudüs  Şehri de Yuşa (as) ve ona inananlar tarafından fethedildi.
Eriha bugünkü adıyla Kitab-ı Mukaddeste (Zebur-Tevrat-İncil) birçok ayette Hz. Musa’nın yolculukları ekseninde ismen geçmektedir ve hurma kenti olduğundan bahsedilir. Aynı zamanda Yuşa bin nun un oraya olan yönelişlerinden de bahsedilir. Hz. Davud’un mücadeleleriyle de anılır. Hz. İlyas ve Hz. Elişa peygamberlerden de Eriha hakkında bahsedilmiştir. Hz. İsa’nın Eriha halkıyla olan münasebetlerinden de bahsedilir.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
H Z.  D A V U T  (A.S)

Hz. Davut (as) Kur’an-ı Kerim’de adı geçen İsrail oğulları peygamberlerinden biri. Yahu da kabilesinde İsa (Yasa)’nın sekizinci oğludur.
İnsanoğlu yoldan çıkıp da bataklığa düşünce, yüce Allah, onlara peygamberler göndermiştir. Onlar bu peygamberler vasıtasıyla uyarılmıştır. İsrail oğullarına da peygamberler gönderilmiştir. Onlar, umumiyetle bu peygamberlere isyan hatta ihanet etmişlerdir.
Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra yine İsrail oğulları isyanın karanlığına daldılar. Azgınlık yaparak Hz. Musa (as)’ın Allah’tan getirdiği akideyi terk etmeye başladılar. Cenab-ı Allah, onların üzerlerine başka bir kabileyi musallat etti. Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra İsrail oğullarının idaresini Yuşa (as)’a kaldı. İsrail oğullarını çölden çıkararak onları dedelerinin ülkesine yerleştirdi.  Bu ülke, Hz. Yakup (as)’ın yaşadığı Kenan bölgesi olup, İsrail oğulları için mukaddes ülke sayılır. İsrail oğulları Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra Filistin çevresine yerleşmiş bulunan Amalika Kabilesi ile karşı karşıya geldiler. İsrail oğulları Amalika Kabilesi ile yaptıkları bir savaştan mağlup çıktılar. Kendilerini toparlayarak yeniden bu düşman ile çarpışmak istediler.
İsrail oğulları tarafından kutsal kabul edilen bir sandık vardı. Kur’an-ı Kerim’de bu sandığa ‘’Tabut’’ adı verilmektedir. Amalikalılarla yapılan savaş sonunda bu sandık Calut (Golyat)’ın eline geçmişti. İsrail oğulları bunun acısını duyuyorlar, fakat Talut’un da hükümdarlığına itiraz etmekten geri kalmıyorlardı. Talut; Tabut’u (kutsal sandığı) Calut (Golyat)’ın elinden alıp İsrail oğullarının eline vermesi İsrail oğullarını yüreklendirdi. Yeniden toparlanarak Amalika kabilesi üzerine yürüdüler. Talut, İsrail oğullarına öğütte bulundu. Amalika ordularının başında Calut (Golyat) bulunuyordu.
Talut’un ordusunda Hz. Davut (as), Hz. Yakup (as) bulunuyordu. Davud (as) Hz. Yakup (as) ın neslindendi. İsrail oğullarından olan Hz.Davud, daha küçük yaşta bir delikanlı iken, hak davanın amansız düşmanı, zorba ve güçlü ordulara sahip olan Calut ile yaptığı savaşı kazanmış, ve bu savaşta Calut’u sapan taşı ile öldürmüştü. Bu olayda Allaha tevekkül eden müminlerin zalimleri nasıl yendiği gösterilmektedir. Calut, zalim zengin ve korkunç bir hükümdardı. Onun açıkça belli olan büyük üstünlüğü vardı. Fakat Allah Teâlâ, o zaman işlerin yalnız zahiri ile meydana gelmeyip, gerçek anlamıyla vuku bulduğunu göstermek istedi. İşlerin hakikatini sadece o bilir. Her şeyin ölçüsü yalnız onun elindedir. Aslında insanlara güçlü görünen zayıf, zayıf görüneninde Allah’ın yardımıyla güçlü olduğu ölçüsü Allah Teâlâ’ya aittir. İnsanlara kendilerini korkutan zalimlerin zayıf, çok zayıf olduklarını , Allah onların ölmesini istediği zaman küçücük delikanlıların bile mağlup edebileceğini göstermek için bu zalim diktatörün ölümü, daha genç bir delikanlı iken Hz. Davud as. Eline verdi. Burada Allah Teâlâ’nın tahakkukunu istediği gizli başka hikmetlerde vardı. Allah Talut’dan sonra mülkü Hz. Davud (as) ın almasını ve onun yerine oğlu Süleyman (as) ı varis kılmayı istedi. Bu sebeple Hz. Davud (as) ın gücü, Calut’u öldürmesiyle gösterilmiş oluyordu.
Calut’un öldürülmesiyle Amalikalılar bozguna uğradılar, darmadağın oldular, bu olaydan -sonra halk, Hz. Davud (as) a daha çok sevgi ve saygı göstermeye başladı. Talut’un ölümünden sonra yerine Davud (as) geçti. Ona hem yönetim hem peygamberlik verildi. Hz. Davud (as) hakkında kuranı kerimden gelen rivayetler; Davud (as) ın çok güzel bir sesi olduğunu, kendisine verilen Zebur’u okumaya başlayınca dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıkları bildirilmektedir. Zebur dört büyük semavi kitaptan birisi olup, yüz elli sureden ibarettir. Bu kitap şer-i hükümleri taşımadığı için Hz. Davud (as), Hz. Musa (as) ın şeriatı ile hükmetmiştir. Yahudi kaynaklarında Hz. Davud (as) un, Mizmar denen bir musiki aleti çaldığı kayıtlıdır. Kur’an dada şöyle buyrulur : ‘’ …..(her taraftan ) gelen kuşlarda ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı. Onun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik.’’ (sad / 19-20 ) İsrail oğulları Hz. Davud (as) zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Davud (as) Kudüs’ü fethetmiş, kendisine başkent yapmıştı. Hz. Davud (as) hem hükümdar, hem peygamberdi. Bir nimet olarak bu iki özellik ona verilmişti. O , İsrail oğullarını kırk yıl yönetti ve rabbine kavuştu. Hz. Davud (as) ın yerine oğlu Hz. Süleyman (as) geçti ve ona da peygamberlik verildi. Hz. Davud (as) bir gün oruç tutar bir gün yerdi. Abdullah B. Amr’ dan rivayetle Abdullah her gün gündüzleri oruç tutar, geceleri de nafile namazları kılardı. Onun bu durumu Resululllah’a bildirildiğinde Hz. Peygamber (asv) onu çağırdı ve şöyle buyurdu : ‘’bir gün oruç tut bir gün iftar et. İşte bu Davud (as) orucudur.’’ Bir başka rivayette ise rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştu : Allah Teâlâ’ya en sevimli oruç Davud (as) ın orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allaha en sevimli namazda Davud Namazı idi o , her gecenin yarısında uyur, üçte birinde (nafie) namazı kılardı. Altıda birindede yine uyurdu.’’ (müslim,siyam 183)
Hz. Davud (as) Kabri ;
Genellikle dünya Yahudilerinin özellikle ziyaret etmek istedikleri kutsal mekanlardan biriside burasıdır. Çok itina ile inşa edilmiş ve hz. Davut (as) kabri koruma altına alınmıştır.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

H Z.  İ S H A K  (As)

Hz. İshak (a.s),  İbrahim (a.s)‘ın Hz. Sare'den doğan ikinci oğludur. Hz. Sare'nin Çocuğu Olmadığı için kocasına cariyesi Hacer‘i hediye etmiştir. Hz. Hacer Hz. İsmail’i doğurunca, Hz. Sare Üzülmüştür. Hz. İbrahim yüz yirmi yaşında Hz. Sare doksan yaşında iken Allah'ın bir lütfu ve mucizesi olarak İshak (a.s) doğmuştur’ Kur'an-ı Kerim‘de bu olay şöyle anlatılır: "Ant olsun ki, elçilerimiz İbrahim’e müjde ile gelip; "Selam", dediler. O da "Selam" dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi. Onların ellerinin buna Uzanmadığını Gürün’ce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi. Onlar "korkma biz Lut kavmine gönderildik" dediler.Biz de ona İshak’ı ardından da torunu Yakup’u müjdeledik. İbrahim’in ayakta duran zevcesi güldü  Kadın "vay, kendim koca bir karı, şu zevcimde bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş“ dedi. Melekler "ey evin hanımı. Allah'ın rahmeti ve bereketleri Üzerinize olmuşken nasıl Allah'ın işine şaşacaksın'. O Hamid ve Meciddir" dediler.. İshak (a.s)'ın tarih kitaplarında anlatılan şimali şöyledir. Uzun boylu, kara gözlü buğday benizli, yüzü güzel, konuşması düzgün, saçı, sakalı bembeyazdı. Siret ve sureti babası İbrahim (a.s)'a benzerdi. Hz. İshak’ın Yakup ve Ays adında iki oğlu olmuştur. Yakup (a.s) daha güzel yüzlü daha düzgün konuşmalı ve zarafet ve güzelliği daha çok olandı. Ays, Rumların yaşadığı bölgede ikamet etmişti. İshak (a.s) Kur'an-ı Kerim'de de övülmüştür: "Ey Resul üm; güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup’u da an! Biz onlar: ahiret yurdunu düşünen samimi kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim Yanımızda seçkin, iyi kimselerdir". İshak (a.s) babasının ölümünden sonra Sam bölgesine peygamber olarak vazifelendirilmiş, Allah’ü Teâla onu seçkin ve hayır Iı bir insan eylemiştir. "İbrahim’e Salihlerden bir peygamber olmak Üzere de İshak’ı müjdeledik. Hem ona hem de İshak’a feyz ve bereketler verdik. Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de vardır, nefsine apaçık zulmedeni de vardır"  Hz. İshak rivayete göre yüz altmış yaşlarında bu günkü Filistin'in bulunduğu bölgede Kudüs yakınlarında vefat etmiş, babası İbrahim (a.s)'ın El Halil’de bulunan kabrinin yanına defnedilmiştir". 


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

H Z.  M U S A  (As.)’ l N  K A B R İ

Hz. Musa Kuran-ı Kerim‘de bahsedilen Ulülazm Peygamberlerdendir.
(Ey Peygamberim) O halde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün bir anından başka kalmadıklarını sanırlar. Bu bir duyurudur. Ancak yoldan çıkmış olan topluluk helak edilir).
 Bu ayette geçen "azim sahibi (yani ulu'l azm) peygamberler" ifadesi hayatı bin bir zorlukla, çileyle geçen peygamberler için kullanılmış güzel bir ifadedir. Bu peygamberlerin hangisi olduğu konusunda Şu iki ayetten yola çıkan âlimler
1."Hani Biz peygamberlerden senden. Nuh’tan, İbrahim‘den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa'dan ahitlerini almıştık."
2."O, ‘dini dosdoğru tutun. Onda ayrılığa düşmeyin’ diye dinden Nuh‘a tavsiye ettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa‘ya tavsiye ettiğimizi size de şeriat yaptı."
 Ulul azm peygamberlerin ayetlerde ismi geçen;
Hz. Nuh (a.s) ; Hz. İbrahim (a.s) ; Hz. Musa (a.s) ; Hz. İsa (a.s) Hz. Muhammed (as) olduğuna karar vermişlerdir.
Bu peygamberlerin hayatı incelendiğinde neden bu güzel ifadenin kullanıldığı daha iyi anlaşılacaktır.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 H Z.  Y A K U B

Hz. Yakup (as), Kur'an'da adı geçen peygamberlerden biridir. Yakup (a.s)'ın soyu, İshak (a.s) vasıtasıyla İbrahim (a.s)'a dayanmaktadır. O, İshak (a.s)‘ın ve İshak (a.s) da İbrahim (a.s)‘ın oğludur. Annesinin adı Refika’dır. Kardeşi Ays ile beraber, ikiz olarak doğmuştur. Kardeşinin ardından doğduğu için ona Yakup denmiştir. Yakup (a.s)'ın diğer bir adı da İsrail’dir. Kardeşi Ays‘tan kaçarak dayısının yanına giderken gündüzleri saklanmış ve geceleri yürümüştür. Bundan dolayı kendisine İsrail denmiştir. Kelime olarak İsrail geceleyin (Allah'a) yürüyen demektir. "Yakup (a.s)'ın doğumu ve peygamberliği daha önceden müjdelenmişti.  Onun bu durumu Kur'an'da şöyle haber verilmiştir:
"Biz ona {İbrahim (a.s)'ın hanımına} İshak’ı müjdeledik. İshak’ın ardından da (torunu) Yakup’u."(Hud 11/71)
Bu ayette aynı zamanda, Yakup (a.s)'ın yukarıda sunulan soyu da dile getirilmiştir. Yakup (a.s), önce dayısı Leban'ın  büyük kızı Ley ya ile ve ondan sonra da küçük kızı Rahil ile evlenmiştir. Leyya’dan ; Rabil Yehuza, Şem'un ve Lavi adındaki oğulları doğmuştur. Rahil'den de Yusuf ve Bünyamin dünyaya gelmiştir. Yakup (a.s)'ın diğer hanımından altı oğlu daha vardır. Toplam on iki erkek evlada sahipti .
Kur‘an'ın birçok yerinde Yakup (a.s)'ın peygamberliğinden ve çeşitli faziletlerinden bahsedilmektedir. Onun peygamberliğini dile getiren bazı ayetlerin meali şöyledir:
"Nihayet (İbrahim) onlardan ve Allah'ın dışında taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman, biz ona İshak’ı ve Yakup’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk ve kendilerine güzel ve Ustun bir san, şöhret nasip ettik.".
Bir de Yakub (a.s) rüya tabir etmeyi de biürdi. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim'de bu hususu şöyle haber vermiştir: "Hani bir zaman Yusuf babasına:  Babacığım, ben (rüya) on bir yıldız, günesi ve ayı gördüm. Bunlan hepsinin bana secde ettiklerini gördüm, demisti. (Babası Yakub ona şöyle demişti):
Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır! Böylece Rabb'in seni sececek ve sana rüyada görülen olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceüklerini) gösterecek. Sana ve Yakub soyuna nimetini tamlayacaktır. Nasıl ki atalarin ibrahim'e, ve ishak'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabb'in bilendir, hikmet sahibidir.
Yakub (a.s) bitmeyen tükenmeyen güzel bir sabra sahipti. O, sabrıyla ve Umidiyle örnek bir peygamberdi. Kendisi, evlad acısı ve evlad ihanetiyle imtihan edildi. Kur‘an'da, onun hayatı, Yusuf (a.s)'ın hayatı ile iç içe anlatılmıştır. Yakub (a.s)'ın gözlerinin kaybolmasına, saçlarının ağarmasına ve belinin bükülmesine sebep olan bu evlad imtihanı ve onun örnek sabrı, Kur'an'da şöyIe haber verilmiştir:
"(Yakub kendisine hıyanet eden çocuklarına şöyle dedi): Herhalde, nefisleriniz size bu isi süsleyerek sizi ona surükledi. Artık bana guzelce sabretmek kalıyor. Belki de Allah, onların hepsini bana getirir. Cunkü o, bilendir, her şeyi hikmetle (yeri yerince) yapandır. Ve yüzünü onlardan çevirdi de: "Ey Yusuf Uzerindeki tasam (gel. gel tam senin gelme zamanındır)! " dedi ve tasadan gözlerine ak düştü. (Acısını) yutkunuyor (açığa vurmamaya çalışıyordu). Dediler ki: "Vallahi sen, Yusuf'u ana ana hasta olacaksın, yahut delireceksin" (Yakub aleyhisselam onlara): "Ben Uzüntü ve tasamı yalnız Allah'a sikayet ederim ve Allah tan sizin bilmediğiniz seyleri bilirim." dedi. (Ondan sonra şöyle devam etti):
"Ey oğullarım, gidin, Yusufu ve kardesini arastırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Zira, kafir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!"(Yakub'un ogullan tekrar Mısır'a) Yusuf'un yanına döndüklerinde dediler ki: "Ey vezir, bize ve çocuklarımıza darlık dokundu, degersiz bir bir sermaye ile geldik. Ama sen bizim için tam ölçü  ver, bize tasadduk eyle. Cünkü Allah, tasadduk edenleri mükafatlandırır." (Yusuf) dedi: "Sizler cahil iken, Yusuf'a ve kardesine yaptığınız(ın kötülüğünü) bildiniz mi (bundan tövbe ettiniz mi)?"  yoksa sen, sen Yusuf' musun?" dediler. "Ben Yusuf'um, bu da kardesimdir." dedi (ve şöyle devam etti): "Allah bize lutfetti. (Bizi korudu, yüceltti). Kim (Allah'tan) korkar ve sabrederse, Süphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez." "Vallahi, Allah seni bizden Ustun kıldı. Doğrusu biz suç islemistik" dediler (Yusuf onlara): "Bu gün size
kınama yok. Allah sizi bağışIar. 0, merhametlilerin merhametlisidir. şimdi su gömleğimi götürün, babamın yüzüne koyun da gözü açılsın. Ve bütun ailenizle birlikte bana gelin." dedi. Kervan (Mısır'dan) ayrılıp yola koyulunca, babaları, (yanında bulunanlara): "Eğer bana bunak demezseniz,
(inanın ki) ben Yusuf'un kokusunu duyuyorum."dedi. "Vallahi sen hala eski şaşkınlığın içindesin." dediler. Müjdeci gelip de (Yusuf'un gömleğini Yakup)'un yüzüne koyunca, derhal (gözü açıldı), görür oldu. "Size demedim mi ben, AIlah'tan sizin bilmediğiniz seyleri bilirim?" dedi. (oğulları) "Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağşslanmasını dile. Gerçekten biz gunah isledik."dediler. (Yakub onlara): "Sizin için Rabb'ime istiğfar edeceğim. Süphesiz 0, bağıslayan, esirgeyendir."dedi.(Hep beraber Mısır'a hareket ettiler.)Nihayet Yusuf'un yanına vardıklarında, (Yusuf) ana babasını kendisine çekip kucakladı ve: Allah'ın dileğiyle, güven içinde Mısır'a girin"dedi. Anasını  babasını  tahtu üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar(ona kavustuklan için) Allah'a sükür secdesi yaptılar veya onun önünde saygı ile eğildiler. Yusuf: "Babacığim, iste bu, önceden (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabb'im onu gerçek yaptı. Bana iyilik etti. Zira seytan, benimle kardeslerim arasına fitne soktuktan sonra, O, beni zindandan çıkardı. Sizi de çölden getirdi. Gerçekten Rabb'im, dilediği şeyi çok ince düzenler. O (her tedbiri) bilen, her geyi yeri yerince yapandır." dedi."
Bu ayetlerde de ifade edildigi gibi, Yakub (a.s)'in çocukları, neticede yaptıklarına pişman oldular. Babalarından ve kardeşleri Yusuf (a.s)'dan özür dilediler. Babaları Yakub (a.s) ve kardesleri Yusuf (a.s) onıarı bagısladılar ve onlar için AlIah'a yalvarıp dua ettiler. Cebrail (a.s), Yakub (a.s)'a gelerek, çocuklaru için yaptığı duasının kabul edildigini ve çocuklarının Allah tarafından başğışlandıklarını müjdeledi‘. Yakub (a.s) da diger peygamberler gibi insanları Allah'a inanmaya ve O'na ibadet etmeye çağırdı. Kendisi bu yolda fevkalade örnek bir hayat yaşadı. Kur'an-ı Kerim'de bildirildigi gibi, Yakub (a.s), lbrahim (a.s)'ın yaptığı gibi, ruhunu teslim etmeden önce, çocuklarına vasiyette bulundu:
"0 zaman (Yakub), oğullarına; "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti. (onlar da): "Senin Rabb'in ve ataların  ibrahim, ismail ve ishak'ın Rabb'i olan tek Allah‘a kulluk edeceğiz. Biz O'na teslim olanlarız." dediler."


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 H Z.  İ B R A H İ M  (As)

Hz. İbrahim (As.) Kur’an- Kerim’de Allah u Teâlâ’nın "Halil" dost diye nitelediği ulu'l-azm mertebesinde olan peygamberdir. Nuh (As.)'un çocukları ve torunları, önce Irak’a yerleşmiş ve Fırat nehrinin yakın bir yerinde Babil şehrini kurmuşlardı. Daha sonra, burada yerleşmiş olanlardan bir grup ayrılıp Dicle kıyısında -bugün Musul şehrinin civarında Ninova  şehrini inşa etmişlerdi. Babil'deki halkın yerlileri olan Nabt kavmi, Süryani dilini konuşmakta olup Babil şehrini de başkent yapmışlardı. Ninova 'da ortaya çıkan  Asur devletinde ise başkent Ninova olup,  Babil'i hakimiyetleri altına almıştı. Bir süre sonra Babil’de, Keldani ler, Asurluların hakimiyetleri altında bulunan Nabtların ilim ve kültürlerine sahip çıkmıştı Babil’ler, tek Allah'a inanmayıp putlara ve yıldızlara  taparlardı. Putları ve yıldızları, ruhların sembolü olarak kabul ederlerdi. Onların bu inancına "sabilik" denir. Sabilik; ruhlara ve meleklere ibadet esasından başlar ve giderek yıldızlara, aya, güneşe ve sonunda bunlar adına yapılmış putlara tapmağa varırdı. Babil'de putların hem yapılıp hem de tapıldığı put haneler  vardı. Bundan dolayı  devlet yönetiminde bir put hane bakanı bile bulunurdu. işte Allah, böyle inançtan yoksun ve medeniyetten uzak bir toplum olan Babil halkına İbrahim (As.)‘ı göndermişti. "İbrahim" kelimesinin manası "cemaat babası" demektir. Nitekim kendisinden sonra gelen peygamberlerin babası Hz. İbrahim (as)' dir.   Hz. İbrahim (As.)'in "Halilullah" lakabını alması  Allah‘a olan sevgi ve bağlılığındandır. Bir rivayete Göre Hz. Ibrahim (as) insanlara karşı  çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği  için "halilullah" diye nitelendirilmiştir.
İbrahim (As.)' ın nesebi hakkındaki rivayetler muhteliftir. Ancak rivayetlerin hepsi Sam B. Nuh'a vardığında ittifak etmiştir. Babası nın  ismi  Tarih, lakabı Azer’dir. Müslüman tarihçilerin kaydettiğine göre kahin ve müneccimlerin o sene bölgede doğacak  İbrahim adlı bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini,  Nemrud ‘un saltanatına son vereceğini söylemeleri, diğer bir rivayete göre ise kendisinin bu mahiyette bir rüya görmesi üzerine Nemrud hamile kadınları bir yere toplamış ve doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini, ayrıca erkeklerin eşlerinden uzaklaştırılmasını emretmiştir. Bunun üzerine Azer, İbrahim'e hamile kalan karısını Küfe ile Basra arasındaki Ur şehrine veya Verka denilen yere götürüp bir mağaraya saklamış,  İbrahim bu mağarada doğmuştur. Buna göre bir akşam vakti mağaradan  çıkarılan İbrahim, babasına gördüğü  şeylerin ne olduğunu ve bunların bir yaratıcısının bulunup bulunmadığını sormuş, onların bir rabbi olması gerektiğini düşünmüş; yıldızları, ayı ve güneşi görünce her biri için, "Rabbim budur" demiş: fakat gördükleri kısa sure sonra sönüp gidince: "Ben böyle sönüp batanları sevmem" diyerek bunların hiçbirinin ilah olamayacağını ifade etmiş; "Hiç şüphesiz ben. bir tevhit ehli olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim  ben müşriklerden değilim" diyerek bir olan Allah'a dönmüştür. Rabbi İbrahim’e: "Müslüman ol!" dediğinde, "Alemlerin rabbine teslim oldum“ diyerek bu davete icabet etmiştir.
Hz. Nuh'a verilenler Hz. İbrahim’e de tavsiye edilmiş ona sahifeler verilmiştir. Müslüman tarihçiler Hz. İbrahim’e  on sahife indirildiğini,  bunlar in meselelerden ibaret olduğunu bildirirler.
Hz. İbrahim (As.)‘in ismi Kur'an-ı Kerim‘de yirmi beş surede altmış dokuz defa geçmiştir. Kur‘an-ı Kerim‘de Hz. İbrahim (As.) değişik isim ve sıfatlarla anılmış ve kendisinden övgüyle bahsedilmiştir. Peygamber (sa.)'de Hz. İbrahim (As.)‘ ın faziletini anlatırken şöyle der: "Kıyamet  günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim (As)'dir. "Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikail) geldi. Bunlarla beraber gittik, nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim. O İbrahim (As) idi."
İbrahim (As) Babil halkına uzun süre hak dini, dünyayı, ahireti, hayati, ölümü ve yeniden dirilişi anlatmış; en yakını olan babasına ise bu meseleyi inceden inceye izah etmişti. Ancak başta babası Azer olmak üzere halk, İbrahim (As)'a inanmayıp inkar etmişti. İbrahim (As), babasının bu hareketine kızmamış, ona darılmamıştı. Hatta onun için Allah'tan rahmet dileyerek babasına karşı şöyle dedi: "Sana selam olsun! Senin için Rabb'ımdan mağfiret dileyeceğim. Çünkü 0, bana lütufkârdır. Bundan sonra İbrahim (As). baba ocağını terkederek oradan ayrıldı.
 Sapıkların lideri Nemrut, İbrahim (As)‘m öldürülerek veya yakılarak cezalandırılmasını teklif etmiş ve nihayet ateşte yakılmasına karar verilmişti. Hazırlanan ateşin alevi, en şiddetli ve hararetli duruma geldiğinde İbrahim (As)'ı mancınıkla fırlatıp ateşe attılar. Ancak ateşin ve her şeyin sahibi olan Allah, ateşe şöyle emir verdi:
"Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol!".
Böylece İbrahim (As) ateşten Kurtulmuş  oldu. O sırada İbrahim (As)‘a inanan tek bir kişi vardı; O da Lut (As) idi.
 Ebu Hureyre, Peygamber (sa.)'den rivayet etmiştir. Hz. Peygamber (sa.) şöyle anlatmıştır: “İbrahim (As) hanımı Sare ile birlikte bir şehre (Erdün Kasabası) gelmişlerdi. O şehirde bir kral veya zalim bir idareci vardı. Bu zalime: - "İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi." diye haber gönderdiler. Kral: - "Ey İbrahim! Yanında ki kadın neyin, kimindir?" diye sordurdu.
İbrahim (As): - "(din) Kardeşimdir." dedi. Sonra Sare'ye gelip
- "Sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir dedim. Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur." buyurdu. Sare kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti. Hz. Sare kalktı abdest aldı, namaza durdu. Sonra şöyle dua etti :
- "Ya Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kafiri musallat etme." Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı. Bunun Uzerine Sare:
 - "Allah'ım şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir." Diye dua etti. Bunun  üzerine adam rahatladı. Bu hadise üç  defa tekrarIandı. Bunun üzerine melik etrafındakilere: -"Siz bana şeytan göndermişsiniz Bu kadını İbrahim (As)'e gönderiniz. Hacer'i de Sare'ye veriniz." dedi. Bunun üzerine Sare Hz. İbrahim (As)'in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve:
- "Anladın mı! Allah kafiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi." dedi.'
İbrahim (As), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi.
Sonunda Şam'da karar kıldı. Orada kendisine inananlar günden güne arttı.  İbrahim (As)'e inanların oluşturduğu kitleye "İbrahim milleti" adı verildi.
 İbrahim (As)‘in bundan sonraki yaşantısı Lut (As), İsmail (As) ve İshak (As) ile birlikte geçti.
 Uzunca bir süre yaşadıktan sonra, ömrünün sonlarına doğru Mısır'a gitti. İbrahim (As) vefat ettiğinde -kuvvetli rivayetlere göre- Kudüs yakınlarında Halillür-Rahman denilen yerde defnedildi.
Hz. İbrahim Harem-i Şerifi Diye Günümüzde adlandırılan İçerisinde Hz. İbrahim , Sare Validemiz, Hz. İshak , ve (eşi) ve Hz. Yakup (As.) Gömülü olduğu Mahpela Mağarası yer almakta ve Külliyede 1994 yılında yaşanan hadisede İsrail’li fanatik bir Yahudi doktor olan Baruch Goldstein sabah namazı kılınırken cemaatin üzerine ateş etmiş 29 masum insan hayatını kaybettikten sonra cemaat tarafından orada linç edildikten sonra İsrail 9 ay boyunca camiyi ziyarete kapatmıştır. Bilahare ‘’Halil İbrahim Camii’’ ikiye bölünmüş  yarısı Müslümanların Yarısıda Yahudilerin eline verilmiştir. Ziyaret sırasında Yahudilerinde İbadet şekillerini görebilmekteyiz. Ayrıca Cami de görebileceğimiz çok önemli bir eserde Nurettin Zengi Tarafından yaptırılan ve Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi tarafından Cami ye konulan Minberdir. 
 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
H Z.  Y U N U S  (As)

"Doğrusu Yunus da, gönderilen peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binmisti. Gemi de olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de yenilenlerden oldu." Hz. Yunus (a.s)'ın ismi. Kur'an-ı Kerim'in; Nisa, En‘am, Yunus ve Saffat Suresinde olmak üzere dört yerde geçmektedir." iki yerde ise, Allah‘ın ona taktıgı lakap ile anılmaktadır. Bunlardan biri, "Zünnun"(Balık sahibi)'dir. Onun bu lakabı, Enbiya Suresinde şöyle geçmektedir:
" Zünnun (Yunus) ‘a gelince, o öfkeli bir halde (halkını bırakıp) gitmişti. Bizim, kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içerisinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben. zalimlerden oldum.‘ diye niyaz etti."
Digeri ise. "Sahibu'l-Hut" (Balık sahibi) ‘dir.  Bu Lakabı da, Kalem Suresinde şöyle geçmektedir:
"Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. "Balık sahibi" (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etti. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka çırıl çıplak kınananacak bir halde oraya atılacaktı."  Görüldügü Uzere, Hz. Yunus'un ismi, Kur‘an-ı Kerim'in dört yerinde "Yunus", bir yerinde "Zünnun" lakabı ile diger bir yerinde ise "Sahibu'l-Hut" lakabı olmak Uzere toplam altı yerinde geçmektedir."
Hz. Yunus (a.s)'ın Soyu Tarihçiler, Hz. Yunus'un (a.s) soyu ile ilgili herhangi bir bilgi kaydetmemişlerdir. Ama isminin, Yunus b. Metta olduğunda ittifak etmişlerdir.  Hz. Yunus (as) da “Metta’nın Oğlu” diye anıImaktadır. Bazıları ‘Metta annesidir' diyorlarsa da. babası olması daha çok kabul görmektedir. Kitap ehli, Hz. Yunus (as)'u, (Yunan b. Emtay“ şeklinde adIandırmışlardır. Hz. Yunus (as), israilogulları peygamberlerindendir. Soyu, Hz. Yakub (as)‘ın ogullarından Bünyamin'e ulaşır. Bünyamin ise, Hz. Yusuf (as)‘un öz kardeşidir.“
Hz. Yunus (a.s)'ın Daveti:
Yüce Allah, Hz. Yunus (as)'u, lrak'taki Musul topragında bulunan "Ninova"halkına peygamber olarak ganderdi. Cünkü Ninova halkı arasına putçuluk girmiş ve içlerinde putlara tapma yaygınlık kazanmıştı. Hz. Yunus (a.s), şam bögesindeki beldelerden Ninova'ya giderek oradaki halkı Allah'a davet etti. Fakat halk, onun davetini kabul etmeyerek risaletini yalanladılar. Hz. Yunus (a.s), Ninova halkına; öğüt veriyor, nasihat ediyor ve onları Allah'a davet ediyordu. Bu şekilde aralarında yıllarca kaldı. Fakat Hz. Yunus (as), onlardan; hakka tıkanmış kulaklar ve kılıflı kalplerden baska bir şeyle karşıIaşmadı. Onları Allah'ın yoluna getirmede gucü yetmedi. Daha sonra onlara, eger Allah'a iman etmezlerse, başlarına ilahi azabın gelecegini vaat etti. Kavminin
durumunda bir değişiklik olmayınca, kendilerine Uç  gun sonra ilahi azabın gelecegini vaat ederek kızgın bir şekiIde aralarından ayrılıp gitti. Bunun yanı sıra onların, Hz. Yunus (as)'ı tehdit ettikleri, kızdıkları ve kovaladıkları, bunun sonucunda Hz. Yunus (as)'ın, onlardan kaçtıgı da söylenir.
Hz. Yunus (a.s), Yüce Allah'ın, kendisine oradan çıkması ile ilgili emri gelmeden önce aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü  Hz. Yunus (a.s), memleketini terk edip ailesiyle birlikte oradan çıkması ile ilgili Allah'ın emri' gelmeden önce çıkışından dolayı kendisini hesaba çekmeyecegini ve sıkıntıya düşürmeyeceğini sanmıştı. Abdullah ibn Mes'ud, Mücahid ve Seleften bir topluluk dediler ki: "Hz. Yunus (a.s), onların aralarından çekip gidince ve onlar da başlarına gelecek olan azabı hak edince, Cenab-ı Allah, onların kalplerine
pişmanlık ve tevbe bıraktı. Peygamberlerine yaptıklarından ötürü pişman olup Allah'a yöneldiler. Canlarına eziyet vermek için de kıldan örülmüş giysiler giyindiler. Sonra da Yuce Rablerine feryadı figanla yalvarıp yakardılar. Hayvanlar ile yavrularını birbirinden ayırdılar. Allah'ın huzurunda boyun büküp sükunet gösterdiler. Erkekler, kadınlar, ogullar, kızlar ve analar hep ağlaştılar. İrili-ufaklı hayvanlar, davarlar ve binekler bağrıştılar. Develer ile yavruları, inek Ier ile buzağıları ve koyunlar ile kuzuları böğürüp meleştiler. Çok korkunç bir an yaşadılar. Hz. Yunus (as)'a yaptıkları haksızlık nedeniyle Cenab-ı Allah; kendi gücü, şefkati ve merhameti gereği karanlık gece parçaları gibi başlarının üstünde dönen azabı, onların Uzerinden kaldırdı.  
Hz. Yunus (a.s), Balığın Karnında:
Hz. Yunus (a.s), kavminden ayrılıp denizin kenarına vardı. Orada yolculuga hazır bir gemi buldu. Gemiye binmek için gemi halkından izin istedi. Onda bir hayır oldugunu anladıIar ve onun gemiye binmesine izin verip onu gemiye bindirdiler. Denizin ortasına vardıklarında, şiddetli rüzgar esmeye ve deniz dalgalanmaya başlayınca: - "Aramızda bir günahkar var." dediler.  Bunun üzerine aralarında kura çekmeye ve kura kime çıkarsa, onu denize atmaya karar verdiler. Kura, Hz. Yunus (as)'a çıkınca. ona, başından geçeni sordular. O da, kavmi ile arasında geçeni anlatınca, hayret edip onu denize atmak istemediler. Onu deniz sahiline bırakmaya karar verdiler. Fakat Hz. Yunus (as). AIlah'ın, onlara olan gazabının dinmesi için kendisini denize atmalarını istedi. Onlar da, Hz. Yunus (as)'u denize attılar. Allah‘ın emri ile, onu, büyük bir balık yuttu. Balık Hz. Yunus (as)'u, Allah‘ın koruması ve himayesi altında karanlıklar içerisinde gezdirdi. Mucize tamam olunca, Allah, balıga; Yunus peygamberin etinden bir şey eksiltmemesini ve kemiklerini kırmamasını vahyetti. Balık, onu taşıdı ve Hz. Yunus (as)'u, Allah'ı tesbih ve istigfar eder bir vaziyette denizin karanlıklarında diri olarak gezdirdi.
Hz. Yunus (a.s), denizin karanlıkları içerisinde:
"Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, zalimlerden oldum." diye niyaz etti. Allah'ta, onun bu duasını kabul ederek onu kederli halden kurtardı. Allah, balıga, Hz. Yunus (as)'u sahilde duz ve geniş bir alana atmasını vahyetti. Hz. Yunus (as), kurtuluşundan dolayı Allah'a hamd etti. Allah, onun üzerine gövdesiz bir agaç bitirdi. O da,o agacın meyvesinden yedi ve gölgesinde oturdu. Böylece Allah, onun rahatsızlığını giderdi ve duasını kabul etmiş oldu. Hz. Yunus (a.s), başına gelenlerin, ilahi bir uyarı oldugunu ve Allah'ın izni olmadan kavmine kızarak aralarından ayrılışından dolayı olduğunu anladı. Bu konuda onun için geçerli bir içtihat olsa da bu içtihat, nefsine zulmeden salih kullar için kabul edilebilir. Ama peygamberler için asla kabul edilemez. Fakat Hz. Yunus (as) , kavmini, Allah'ın emrini beklemeden terk etmekle ilahi uyarıyı gerektiren şeyi işIemiştir.
Hz. Yunus (a.s), (sağlığına kavuşup) yürümeye güç yetirince, kavmine döndü. Kavmini. Allah'a tövbe edip Allah'a iman etmis, ve emrine uyup onu tasdik etmek için peygamberleri Hz. Yunus (as)'un dönüşünü  bekler vaziyette buldu. Onların içerisinde kalıp onlara (Allah'ın emri ile yasaklarını) öğretiyor, kılavuzluk yapıyor, Allah'a giden yolu gösteriyor ve onları dosdoğru yola iletiyor. Cenab-ı Allah, Ninova halkına; Hz. Yunus (as), onların içinde kaldığı surece ve ondan sonraki müddet içinde, (sapıtıp bozulmadıkları ve) inanmışlar olarak kaldıkları sürece çeşitli nimetler verdi. Fakat onlar
daha sonra bozulup sapıtınca, Allah, onların şehirlerini yerle bir eden kişiyi, onların başına musallat etti.
 Abdullah ibn Abbas'ın rivayetine göre; Hz. Yunus (a.s). sayısı, 120.000 kişi olan bir kavme peygamber olarak gönderildi. 


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kıyamet Kilisesi  (Kutsal Kabir)  Kilisesi

 Ortodoks Kilisesi tarafından Yeniden Diriliş Kilisesi olarak adlandırılır, Kudüs'un eski şehir duvarları içerisinde yer alan bir Hıristiyan kilisesidir. Eski şehrin Hıristiyan bölgesinden ("Muristan") bir kaç adım ötededir. Kilise’ye bir çok hıristiyan"Golgotha"(Yeni Ahitte geçen İsa'nın çarmıha gerildigi tepe") oIması nedeniyle hürmet göstermektedir. Ayrıca kabirine gömüldugü yer oldugu söylenir. En az 4. Yüzyıldan beri, İsa'nın yeniden dirileceği yer olmasına inanılması nedeniyle, bu kilise hıristiyanlar için önemli bir hac noktalarından biridir. Bugün, Kilise, Kudus Rum Ortodoks Patrikliğinin merkezi olarak hizmet etmesinin yanında başka bir çok kilise tarafından ortak kullanılmaktadır. Katolik Kilisesi. Rum Ortodoks Kilisesi, Ermeni Apostolik Ortodoks Kilisesi, Suryani Kadim Ortodoks Kilisesi İskenderiye Kıpti Kilisesi ve Habeş Ortodoks Kilisesidir. Kıyamet Kilisesi diğer adıyla Kutsal Kabir Kilisesi, yaygın Hıristiyan inancına göre Hz. İsa‘nın çarmıha gerildikten sonra defnedildigine ve sonra da mezarından dirilip göğe yükseltildigine inanılan mekan.
Protestanlar Hz. İsa‘nın çarmıha gerildigi yerin söz konusu Kıyamet Kilisesi olmadıgına inanıyorlar. Protestan inancına göre çarmıha gerilme, şam Kapısı’nın dışında bulunan ve bugün yaygın adıyla Garden Tomb (Kabir Bahçesi) olarak bilinen mekanda gerçekIeşti. Hıristiyan geleneginde, Hz. isa‘nın (a.s.) Praetorium'da Olüm cezasma çarptırılması üzerine, buradan. haçı sırtında taşıyarak Golgotha Tepesi'nde çarmıha gerilmesine kadar, kent içinde izlediği güzergah Latince'de "Via Dolorosa" (çile Yolu) ya da "via Crucis" (Haç Yolu) olarak adlandırılmış. bu güzergah  Uzerinde Hz. isa'nın (a.s.) yaşadıkIarı, 14 durakla (staöo) belirtiImiştir:
1) Hz. isa'nın (a.s.) mahkum edilmesi, - 2) Hapsedilmesi ve kamçılanması, - 3) ilk kez düşmesi, - 4) Annesiyle karşılaşması, - 5) Cyreneli Aziz Simeon‘un hacın taşınmasına yardım etmesi. -  6)Azize Veronica tarafından yüzündeki terin mendille silinmesi, - 7) ikinci kez düşmesi. - 8) Kuduslü kadınları teselli etmesi, - 9) Uçuncü kez düşmesi, - 10) Elbiselerinin soyulması, - 11) Çarmıha gerilmesi, - 12) Çarmıhta ruhunu teslim etmesi, - 13) Çarmıhtan indirilmesi, 14) Naaşının gecici kabrine konması.
Hıristiyanların Uzerinde prosesyonlar (dini yürüyüşler) düzenledikleri Via Dolorosa güzergahı ve duraklan, tarihi ve arkeolojik veriler yerine incil metinlerine ve yüzyıllar içinde oluşan sözlü geleneğe dayanır. Son 5 durak Kuyamet Kilisesi içindedir. Hıristiyan inancına göre Hz. isa'nın çarmıha gerildikten sonra burada defnedildigine ve sonrada Mezarından dirilip göğe yükseltildiğine inanılan tarihi bir kilisedir. Hz. isa nın, önce çarmıha gerilişi, öldükten sonra, çarmıhtan indirilişi ve yatırılışı resmedilmiş bu tarihi kilise, Gunde binlerce Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Bu kilisenin anahtarı, bu gun Müslümanlar dadır. Sabahleyin açıp, akşam kapatma işlemi Kudüslu bir Müslüman aile tarafından yapılmaktadır. Sebebi ise; Hz. ömer, fethinden sonra ziyaret için geldiği kudüste bu kiliseye uğramış, ziyaret anında iken ezan okunmuştur, kilisenin rahibi, Hz. Omer‘in “seccademi nereye
serebilirim“ sorusuna, rahip "buraya“ dediginde; “Burası Hıristiyanların mabedidir size ait olarak kalmalıdır" dediğinde rahip, Hz. Omer’in bu yaklaşımına. aynı insani yaklaşim içerisinde olduğunu kanıtlamak için, kilisenin anahtarmı o gün Müslümanlara teslim etmiştir. 1400 yıldır, elden ele devrolunan anahtar, O günden bu güne, belkide kıyamete kadar bu anahtar Müslümanların elinde
bulunmaya devam edecektir. Anahtarın bu günkü sahibi, kapıda oturuyor. gelen Müslümanları selamlıyor.
 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 L U T   G Ö L Ü

Arabistan Yarımadasında Urdün ile İsrail arasında bulunan ve "Bahr-i Lut" veya Ölü Deniz olarak da isimlendirilen Lut gölü hakkında ilmi mahiyette ilk araştırma 19. asrın sonlarına dogru, W.F. Lynchin idaresindeki sefer heyeö tarafından yapılmıştır. Bunu Fransız ve ingiliz ilim adamlarının yaptıkları araştırmalar takip etmişör. Ölü Deniz ismi, Tevratın ilk kitabında (Tekvin XV) tasvir edilen afet ve asi kavimlerin yaşadığı memlekeön yere batıp, bunlara ait şehirler olan Sodom ve Gomorre'nin göl altında kaybolması menkıbesi ile alakalı görünür. Bu isim aynı zamanda göl çevresinin çorak manzarası, göl sularının hayattan mahrum bulunması gibi hadiseler ile de desteklenir. Ayrıca Tevrat'ta, gölün üzerinde toplanan ziftten dolayı asfalt gölü de denmektedir . Lut gölünün yüzölçümü 1015 km2, uzunlugu 84 km, ortalama genişliği 17 km.dir. Ortalama derinliği ise 146 m.dir. Güneye dogru inildikçe derinlik 10-11 metreye kadar azalarak sığlaşır. Şeria vadisinin güneyinde meridyen dogrultusunda uzanan, tektonik bor çöküntüsünün dibinde bulunan bu göl, Akdeniz'in seviyesinden 395m. aşagıdadır. Lut gölünün dibinin seviyesi ise yine Akdeniz‘in seviyesinden 790-800 m. aşağıdadır. Ama 790 m. seviyesi uzun zamandır hep aynı kalmaktadır. Bu seviye degişiklikIerinin sebebi, yazın önemli olan buharIaşmadır. Halbuki Urdün nehri. Hergün buraya 6 milyon m3 su taşımaktadır. Ust seviyede buharlaşan suyun kalınlığı günlük 13 mm. dir. Aşırı buharlaşma sebebiyle gölün Uzeri çogu zaman mavimtırak bulutlarla kaplıdır. Bu gölün bir hususiyeti de suyundaki tuz yogunlugun un % 30‘u bulmasıdır. Halbuki Oteki denizlerde tuz yogunlugu ancak % 3 kadardır. Lut  gölünün tuz yogunlugunun bu kadar yüksek olmasının sebebi göle akan Seria nehrinin, yatagı boyunca sürükledigi kimyevi maddelerin çok fazla olması ve kızgın güneşin tesiri ile oluşan aşırı buharlaşmadır. O kadar ki tuzu çok yogun oldugundan dolayı, göle giren bir kimsenin suya batması ve yüzme bilmeyenlerin bogulma ihtimali yoktur. Sanki yüzme yelegi takmış gibi, su insanı kaIdırır, suyun yuzeyinde tutar. Hatta İsrail oğullarının Roma hakimiyetine karşı isyan etmeleri Uzerine M.S. 70 yılında Kudüs‘ü muhasara eden Tifus (ki sonra Roma lmparatoru oImuştur) ölüme mahkum ettigi birkaç; esiri zincirlere vurdurarak Lut gölüne attırmış, fakat mahkumlar bogulmayarak su üzerinde kalmışIardır. Esirlerin bir kaç kez göle dalıp, sanki mantar gibi tekrar suyun yüzüne çıktıklarını gören Tifus, hadisenin tesiriyle mahkumları bağışIayıp öldürmekten vazgeçmiştir. Göl içinde en fazla bulunan tuz, magnezyum klorür (MgCl) %10.2 dir. Bunu sodyum klorür (NaCI) %7.9, kalsiyum %3,7 ve potasyum %1.5 klorür ile sodyum bromür %5 takip etmektedir . Yahudiler, bugün Lut gölünden geniş ölçüde mutfak tuzu ve potasa (potasyum karbonat K2C3) Uretmektedirler. ilk zamanlarda "Ölü Deniz" bugünkü kadar güneye uzanmıyordu. Bugünkü Urdün şehirlerinden el-Kerek'in, tam karşısındaki el-Lisan yarımadası Ölü Deniz'in ucu durumunda idi. Bunun güneyinde kalan ve şimdi deniz sularının altında kalan vadi. Lut kavminin helaki ve ortadan kaybolmasıyla Lut gölü aşagıya kadar uzayarak genişlemiştir. Lut gölünün guneyinde ve dogusunda, bugun tamamen ıssız kalan  bolgelerinde bir çok eski yerlerin merkezinin kalıntıları ve izleri vardır. Bu izlerden, bu bolgenin vaktiyle hayli kalabalık (400. 000 civarında) bir nüfusa sahip oIduğu anlaşılıyor. Halbuki bu bolge bu kadar insanı cezbedecek fiziki bir güzelliğe sahip degildir. Ağaçlar, yeşil sahalar veya sulu yerler çok azdır. Tarihçilere göre Hz.lbrahim'in MO. 200 yılIarı civarında yaşamış oldugunu tahmin ediyorlar. Bu bakımdan, bolgenin en iyi donemini Hz. Ibrahim ile yegeni Hz. Lut devrinde yaşadığını kabul edebiliriz“. Urdün’ün nufus bakımından en kalabalık ve her tarafı yemyeşil olan bölgesi, Tevrat'ta "Sodom" adıyla geçen vadi idi. Cenab-ı Allah, Sodom ve Gomorre'yi mahvetmeden once buralar Bağ (Aden) ve Mısır gibi mamur bolgelerdi. Sodom ve Gomorre şehirlerinin üzerlerine milyonlarca ton taş, toprak, lav vb. yığılması ve o şehirlerin sular altında kalması düşünülüp ibret alınmalı. Bakınız Yüce Beyan ne diyor: "lşte bunda firaset ehline ibret ve kudretimize delalet vardır. O yerler yolun üzerindedir. Bunda mü'minIer için ibret vardır". "Elbette siz, sabahları onların yerlerine ugrarsanız. Geceleyin de ugrarsınız. Hala akıllanmaz mısınız?". Mevdudi‘nin açıklamalarına paralel bir görüşü savunan Alman bilim adamı Werner Keller de "Tevrat gerçekten haklı imiş" adlı eserinde Sodom ve Gomorre şehirlerinin felaketten önce ve sonraki durumlarını şöyle anlatıyor: "Lut golunun doğu Kısmında bir yarımada oluşturan "dil" gibi bir kısım, gölün içine uzanmıştır. Bu kısma Araplar "el-Lisan" yani "dil" adını vermişlerdir. Burada suyun tabanında, adeta gölü ikiye bölen fakat görülmeyen keskin bir dirsek uzanmaktadır. Bu yarımadanın sağında taban 400 m. derin olduğu halde sol tarafı şaşılacak derecede sıgdır. Son senelerde yapılan olçümlerden burasının derinliğinin ancak 15-20 m. kadar oldugu anIaşılmıştır. Kayıkla Lut gölünün bu alt ucunda gezildiği zaman  güneş ışınları da suya uygun bir biçimde yansıyorsa insan şaşılacak bir manzara ile karşılaşır. Şöyle ki: Kıyıdan biraz ötede suyun içinde orman ağaçlarının belirdiği görülür. Bunlar gölün son derece yoğun olan tuzlarının konserve ettiği ağaçlardır. Derinlerde yeşil renkte görülen agaç gövdeleri ile ağaç artıklarının çok eski olması gerekir. Bir zamanlar bu agaçların yaprakları yeşerdigi ve çiçek açtıkları zaman, ihtimal ki Lut (as.) da buralarda sürülerini otlatmıştır. Lut gölünün bu garip "dili" bir zamanlar Siddim vadisi idi. Anlasılan azab, bir bahar mevsiminde geImiştir. Amerikalı jeologlar ilk önce şeria nehri yatagının niçin dik olduğunu açıkIamışIardır. Gerçekten nehrinin yatagını oluşturan 190 km. lik bir mesafede, Seria 190 m. lik bir meyille düşüş yapmaktadır. Bu durum ve Lut gölünün de deniz seviyesinden 400 m. alçak olması, büyük bir jeolojik hadisenin burada kendisini göstermesinden ileri geImiştir. Şeria nehri vadisi ile Lut gölünün durumu da küremizin bu bölgesinden geçen bir çatlagın ancak bir parçasından ibarettir. Küre kabuğunda bu çatlağın durumu ve uzunluğu son zamanlarda tesbit edilmiş bulunmaktadır. Bu çatlak. Toros dağlarının eteklerinden başIayıp güneye doğru Lut gölünün güney kıyılarından ve Akabe çöIü üzerinden Akabe körfezine uzayıp, oradan da Kızıl Deniz'i geçerek Afrika‘da son bulmaktadır. Bu uzun çöküntünün uzayıp gittiği yerlerde, kuvvetli yanardağı hareketlerinin bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır. İsrail'deki Galileo dağlarında, Urdün'ün yüksek yayla kısımlarında, Akabe Körfezi vb. yerlerde bazaltlar ve lavlar bulunmaktadır. Bu bölgede bir gün kendisini göstermiş olan muazzam çökmede, herhalde patlamalar, yıldırımlar, yangın Iar ve tabi gazlarla birlikte korkunç; bir deprem oImuş ve Siddim vadisi ile birlikte Sodom ve Gomone kentleri de yerin derinliklerine gömüImüşIerdir. Bu deprem sırasında yer kabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanlara serbestce yol vermiştir. şeria'nın yukarı vadisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup, buralarda kireç; katmanları yer almaktadır. Mevdudi, "ve orada elemli azaptan korkanlar için (AlIah'ın kudretine delalet eden) alametler de bıraktık." ayetini şöyle tefsir ediyor: "Burada bahsedilen alamet, Lut gölünün güney kısmıdır. Bu kısmın bugün de büyük bir medeniyete mezar oldugunun hikayesini dile getirmektedir. El-Lisan adındaki küçük yarımadanın güneyindeki sığ bölümün, felaketten sonra ortaya çıkması anlayanlara bir işarettir. Bunun yanında 1965'de bu bölge civarında ve el-Lisan‘da Amerikan arkeologlarının yaptığı kazılarda, büyük bir mezarlık ortaya çıkmıştır. Burada 20.000‘den fazla mezar olduğu tesbit edilmiştir. Bu işaretlerden yakın bir yerde büyük bir şehrin bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu keşif ayrıca, söz konusu şehrin, yere battığı tezini de güçlendiriyor. Çünkü zamanımızda bu bölgede başka kalabalık herhangi bir yerIeşim bölgesi yoktur. Lut golünün güney kısmında büyük bir felaketin belirtileri olarak büyük kara lekeler yanmış taşlar soğumuş Iavlar petrol, mazot ve tabi gaz kalıntıları da karşımıza çıkıyor. Bütün bunlardan insan, bir zamanlar burada bir kıyametin koptuğunu açıkça anlıyor. Arkeologlar, Lut kavminin helak oluş tarihini M.ö.1900 yılları olarak hesaplıyorlar. Amerikalı ilim adama Jack Finegan, 1951 senesinde kaleme aldığı bir makalesinde şunIarı söylüyor: "...Arkeolojik deliller iyice incelenirse, Lut gölünün güney kısmındaki suların yükselmesinin sebebi anlaşılır. Bu bolgede bulunan Sodom ve Gomorre şehirleri, büyük bir zelzele ile birlikte, yıldırım ve göktaşı yağmuru, yerden fışkıran zehirli gazlarla ve büyük bir patlama neticesinde toprağın derinliklerine gömülmüşlerdir".


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 R A B i A T Ü L   A D A V İ Y Y E

Hz.Peygamber'i hayattayken görme ve O'nun huzurunda iman etme nimetine kavuşmuş olan kimselere sahabe denir. Sahabeleri görenlerede tabiin denir. Rabia işte bu tabiindendi. Basra’da büyüyüp, Kudus'te 135 tarihinde (Miladi 752) vefat etmiştir. Rabia-i Adeviyye, Basra’da dindar bir babanın fakir çocuğu olarak doğmuş, baliğ olmadan vefat eden anne-babasından sonra da, fakirlik ve öksüzlük mihneti altında yalnız bir hayata mecbur kalmıştır. Allah adildir. Bir yandan alırsa, diğer yandan verir. Bu yokluk ve mahrumiyet, kendini AlIah‘a veren Rabia’da manevi duyguların inkişafına sebep olmuş; iç; alemine dönen Rabia, kısa zamanda günün, büyük velilerinden Süfyan-ı Sevri, Hasan-ı Basri gibi zatların da gıbta ve takdirlerine layık hale gelmiştir. Kulübeciğinin içinde serili bir hasır, köşesinde ise içi hurma yaprağı ile dolu bir minderciğinden ibaret ev döşemesi, onu hiçbir zaman üzmemiş, bilakis huzur verip vecd almasına sebep olmuştur. Nitekim kendisini ziyarete gelen Süfyan-i Sevri, “Ya Rabia, arzu ederseniz yakınlarınız size yardım ederler. Bulunduğunuz bu mütevazi döşemeyi değiştirir, halinize bir çekidüzen verebilirsiniz." yollu bir teklifte bulunmak istemiş, ancak
Rabia'nın cevabı kesin olmuştur: “Ben halimden müşteki değilim ki, onlara müracaat ihtiyacını duyayım. Hatta içinde bulunduğum halden, Bütün Dünya Elinde Olan’a dahi müracaat etmedim. Nerede kaldı ki, 0 dünyanın zerresine sahip olan âciz insanlara rica edeyim!" Tarihlerin kaydettiklerine göre, Rabia’da bir tek ölçü vardı. O da şu fani ömrün, islam'a en uygun şekilde yaşanıp yaşanmaması idi. Şayet, dini emirlere tıpatıp uyan bir hayat yaşamıyorsa, onun nazarında işte bu hayat gayesini bulmuş, hedefine ermişti. İsterse O hayat, hasır üstünde geçsin, isterse hasır dahi bulamasın da toprak üstünde devam etsin...Bundandır ki, Basralı zenginlerden olan Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, kazancının ve ileride daha da çoğalacak servetini izah ettikten sonra: “Bütün bunlar senin emrine amadedir. Yeter ki, beni kabul eyle, nikahım altına girmeye razı ol." deyince, Rabia’nın cevabı sert olmuştur: “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar. ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın ilahî huzurda sana Iazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye de aldanma. Sen kendin kendine vasi ol, servetini kendi elinde islami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir.  Şunu da unutma ki, emrime amade edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar...” Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat isterlerdi. Söylediklerinden biri de şöyledir: “iyiliklerinizi de gizleyin. Tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. iyiliklerini ilan etmek, rüzgarın karşısında un savurmak gibidir. Alıp götürür. Eliniz boşta kalır."Rabia, bütün varlığını imana, islam’a baglamış, dini hayatın İslami hizmetin dışında hiçbir şeyi düşünemez, kalbine getiremez olmuştu. Bu yüzden evlenmeyi bile düşünmemişti. Bir gün kendisine, niçin evlenmediğini sordular. Cevabı şöyle oldu “üç şey vardır ki benim bütün dünyamı dolduruyor. Evlenmeyi düşünmeye vakit bırakmıyor."sordular “Nedir o üç şey?“ Cevap verdi: “Son nefesimi verirken İmanla gidecek miyim? Mahşerde kitabım sağımdan mı, solumdan mı verilecek? Halk, cennetle cehennem yolunda ikiye bölününce, ben hangisinde yer alacağım. "Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi "Ey muhtaç; adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rekât namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin..." Hırsız şaşırmış korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti: “Ya Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı. onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin." Namazını bitiren hırsızın, tevbe istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı “Ya Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hala böyle kabul edilemedim!" Bir sohbetlerinde Hasan-ı Basri (ks) “Nasıl ki erkeklerin asIanları varsa, dişi aslanlar da vardır” dedi. “Kimdir bu dişi aslan?” diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid‘Ieri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. Hasan-ı Basri 0 karalıkta: - “Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur“ diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra: Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir."98" Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (cc) zikrinden alıkoymasın"99 ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle ALLAH‘ı (cc) sevmenin yollarını anlattı. Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: — Herkes sevdiğinden bahseder, dedi ve Allah sevgisinden bahsetti. Hasan-ı Basri, kadınları irşad edecek, onlara ALLAH ve Resul’ünü sevdirecek bir insanla hayatına devam etmek istiyordu. Bu sebeple Rabiatul Adeviyye ile evlenmek istedi. Onunla görüşmeleri için aracılar yolladı. Rabiatül Adeviyye bu teklifi duyunca: — Ben dokuz nefsime sahip oldum da, O bir nefsine sahip olamadı mı? Hayır, istemiyorum" deyip aracıları geri yolladı. Cevabı duyan Hasan-ı Basri Hazretleri: — Eyvah! Teklifimi nefsani zannetmiş, yanlış anlamış, deyip,bizzat kendisi yanına gitti. Ona: — Ya Rabia! Biz seni burada mahcup gördük. Seni ALLAH için nikâhlayıp, haneme götürmek istedim. Tüm mü'minlerin senden ve senin ilminden istifade etmesini arzuladım, deyince. Rabiatül Adeviyye: — Eğer benim son nefesimde imanla gideceğime. kabrimde suallere cevap verebileceğime, sırat köprüsünden geçebileceğime dair bir ruhsat, bir imza verebilirsen, hemen kıyaIım nikahımızı, dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri Hazretleri: — Katiyen böyle bir şey yapamam" deyip ağlayarak evine gitti. Bu olaydan kısa bir süre sonra Rabiatül Adeviyye vefat etti.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 Y A F A 

Antik Yafa liman tarih boyunca sürekli el değiştirdi. 1955 yılından 1974 yılına kadar süren arkeolojik kazı çalışmalarında, bölgede Bronz çağı'ndan bazı binalar ve kapılar açığa çıkarıldı. Bunu izleyen  ve 1997'den sonra başlayan diğer kazı çalışmalarında, daha da  eskiye uzanan yerleşimler keşfedildi. Araştırmacılar ayrıca bölgede  eski askeri yapılara, uzun duvarlara ve Deniz Kavimleri’ne uzanan bir  tapınağa rastladı. Bunların dışında Pers, Hellenislik ve Eski  Mısır kalıntılarıyla karşılaşıldı.  Yafa adı ilk defa MO. 1470 yılında lll. Thutmose adlı firavunun  bölgeyi ele geçirmesini kaydeden bir mektupta görüldü. Yine kentin  adı Yunus peygamberin Tarşiş'e açıldığı liman,“ Dan  kabilesinin sınır bölgesi ve Süleyman Mabedi'nin yapımı  için Lübnan'da yapılan tomrukların Kudüs'e taşınmak üzere uğradığı  yer olarak İncil'de birçok kez anılmaktadır. Bazı kaynaklara göre  Yafa. 4.000 yıldan fazla bir süre boyunca liman olarak kaldı.  1099 yılında Godfrey de Bouillon tarafından yönetilen I. Haçlı  Seferi ordusu, o dönemlerde Müslümanlar tarafından terk-edilen  Yafa'yı ele geçirerek buraya bir kale ve Iiman inşa etti. Yafa ili olarak  kent, uzun bir süre boyunca Kudüs Krallığı’nın deniz taşımacılığının  merkezi oldu. Yafa, 1192 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından geri  alındı. Ancak ingiliz kral Aslan yürekli Rişar, kenti bir süre sonra  tekrar ele geçirdi. 1223'de Kutsal Roma imparatoru ll.  Friedrich buraya yeni savunma birimleri ekledi. 1268  yılında Memlük sultanı Baybars kenti tekrar ele geçirdiğinde  bölgedeki Haçlı egemenliği ortadan kalktı.1336, 1344 ve 1346  yıllarında Yafa, olası yeni Haçlı saldırılarına karşı Nasir al-Din  Muhammed tarafından yağmalandı. 16. yüzyıla gelindiğinde  Yafa. Osmanlı imparatorluğu tarafından ele geçirildi. Aynı  şekilde Gazze Sancağı'nın da bir kenti konumuna alındı. 1799  yılında I. Napolyon kenti ele geçirerek halkı katletti. Bunu izleyen  yıllarda bir salgın hastalık baş gösterdi. Bu nedenle bölgedeki nüfus  hızla azaldı.  Yafa, bir metropol olarak 18. yüzyılda Osmanlı imparatorluğu‘nun  limanı koruma politikaları ve Bedevi-ler ile korsanlar tarafından  yapılan saldırılara karşı izlenen sert tutum sonucunda gelişmeye  başladı. Ancak asıl büyüme 19. yüzyılda yaşandı. 1806 yılında 2.500  olan nufüs, 1886 yılında 17.000'e ulaştı.  1800 yılından 1870 yılına kadar Yafa, surlarla ve kulelerle çeviriliydi.  Ancak güvenlik arttırılınca, kentin büyümesini sağlamak adına  duvarlar yıkıldı. Kentte deniz kenarına yapılan setin yüksekliği 2,5  metre yüksekliğinde olup 1930'lu yıllara kadar bozulmadan  kalmasıyla bilinmektedir. İngiliz sömürge yönetimi, daha sonra  buraya yeni bir set daha inşa etti. 19. yüzyılın ortalarında kent halkı,  ticaret sayesinde zenginleşti. Ticaret Ürünleri arasında Avrupa ile  alışverişi yapılan ipek ve Yafa portakalı da  bulunmaktaydı. 1860'larda Yafa'ya Sefarad, Fas Yahudileri  ve Aşkenaz göçleri başIadı. Öyle ki 1882 yılında kentte 1,500'den  fazla Yahudi bulunmaktaydı.  1880'lerde Yafa'ya gelen Aşkenaz göçleri Birinci Aliyah ile paralel  olarak arttı. Yeni gelenler, Siyonizm ideolojisiyle daha fazla motive  olduğundan. daha fazla üretim yaptılar ve daha üretken işlerde  bulundular.Bu amacın devam ettirilmesi adına Yahudilerin büyük  kısmı Yafa'da kaldı, bir kısmı da Yafa’nın kuzeyindeki kumul  alanlarına yerleşti.[8] Bugünki çağdaş Tel Aviv'in kuruluşu da Neve  Tzedek adlı semtin 1887 ve 1896 yılları arasında yerIeşen Aşkenaz  Yahudileri tarafından kurulmasıyla başlar. 


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
S E L M A N-I   F A R İ S İ

Seçkin ve meşhur sahabelerden biri. İran asıllı olup, İsfahan’ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Ramehürmüz’dür. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)‘ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan‘dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini aImıştır. Künyesi Ebu Abdullah‘tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; "Ben; Selman bin İslam'ım" demiştir. Bir rivayete göre kabri Kudüs’de değildir. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdat’ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarında akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (Temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir. Selman (r.a)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (r.a), mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başIadı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa hıristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye'de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiçbir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye taraflarına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu vakit, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriye’ye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan hıristiyanlığın esasIarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahip, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahip ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a). Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun
ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikatta hiç kimseyi tanımadığını, ancak Nusaybin'de bulunan bir alime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybin’e gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye'de (Amoriumpolis=Eskişehir) bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda tavsiyede bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrahim‘in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alametleri vardır. O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. 0 ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap."  Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a
doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)‘a ihanet etti ve onu köle olarak bir yahudiye sattı. Vadil-Kura'da hurmaIıkları  gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası  olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura‘da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan KureyzaoğulIarı'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye getirilen Selman (r.a), buraya gidince hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasulullah (a.s) Mekke‘de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olmamıştı. Rasullullah (a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kızıyorlar ve bunu bir türlü hazmedemiyorIardı. Selman (r.a). hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı  sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)'ın sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lanet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bugün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyIe demektedir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?"diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! işinin başına dön." diye bağırdı. Ben ona; "Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim." dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasulülllah (a.s)'in yanına gitti ve ona;"Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını  düşündüm."dedi ve getirdiklerini Rasulüllah (a.s)'in yanına koydu. Rasulüllah (a.s), ashabına;"Yiyin"dedi. Ancak
kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerden biridir." dedi. Daha sonra Rasullüllah (a.s) Medine'ye geçti. Selman (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasullülah (a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasullüllah (a.s)'in yanına gitti. Rasulüllah (a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam
verdikten sonra, Rasulüllah (a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasulüllah (s.a) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasulüllah (a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasulüllah (a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anIattığı zaman, Rasulülllah (a.s) ve orada bulunan sahabeler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi. Selman (r.a), Rasulüllah (a.s)'e geldiği zaman Arapçayı meramını
anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir.
Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olaylan Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, ibnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindi'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)‘ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, islama ulaşan yolculuğu esnasında,
hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Humus’a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüs’e ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine’de bir kadına satıldığı  nakledilmektedir. İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların  birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını  telif etmenin güç olduğunu söylemektedir. Selman (r.a), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek Savaş’ından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud Savaşı öncesinde Rasulüllah (a.s) ona, efendisiyle mükatebede (şartlı  azad edilme anlaşması) bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üç yüz hurma fidanı temin edip dikmek ve Kırk “ukıye” (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyIa anlaştı. Bunun üzerine Rasulüllah (a.s), Sahabelere:"Kardeşinize yardım edin!" dedi. Sahabeler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasulüllah (a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım."dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini sahabelerin yardımıyla bitirdi. Rasulüllah (a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasulüllah (a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk “ukıye” altın ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulüllah?" demekten kendini alamadı. Rasulüllah (a.s) ona, "Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Ama böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu. Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş; Hendek Savaşı’dır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine‘ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasulüllah (a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak Medine‘nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareIer esnasında Selman (r.a), Rasulüllah (a.s)'e,"Ey Allah'ın Rasulü! Biz İran’da muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk."deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü. Bu görüş Rasulüllah (a.s) tarafıdan uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir." dediler. Bunun üzerine muhacirler; "Hayır Selman bizdendir." demeye başladılar. Bunu
duyan Rasulüllah (a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir." diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir. Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasulüllah (a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışIardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük oImuştur ki, bundan dolayı Hendek Savaşı olarak adIandırılmıştır. Selman (r.a), Rasulüllah (a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)‘ın halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur. Ömer (r.a) devrinde İslam ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farslar’ın islam dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı.
Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'ın yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teala‘nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teala'ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe  (İslam'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan
Sa'd (r.a)'a, Selman (r.a) şöyIe demekteydi:"İslam yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın akacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)‘ın dediği olmuş ve islam ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti“. İranlı askerler dehşet içerisinde onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir." demekteydiler. İranlı askerler kaçarak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)‘dı. O, surun önüne geldiği zaman, islamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyIe diyordu: "Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız." Selman (r.a), meselenin Araplar’ın Acemler’e hakimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor." diyerek ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu. Selman (r.a) İran'ın fethi için devam eden askeri harekatlarda aktif olarak rol aImıştır. Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medain valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir. Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru, 35 veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hatta Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylenmektedir. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdat'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (Temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettiriImiştir.
Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasulüllah (a.s)'e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Ayşe (r.an), şöyle demektedir: "Bir çok geceler Selman (r.a) Rasulüllah (a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasulüllah (a.s)
hanımlarıdan birinin yanına bile girmezdi. Rasulüllah (a.s), Hendek Savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilan etmişti. Hz. Ali (r.a) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz." demiştir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Aramızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir."demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasulüllah (a.s)'in söylediği; "Selman ilme doyuruldu.” sözüne dayandırılmaktadır.  Selman (r.a), Ebu Derda' (r.a)‘ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıI, bazen ara ver." (bunlar nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu‘d-Derda' bu durumu Rasulüllah (a.s)'e ilettiği zaman o "Selman senden daha alimdir.“ dedi ve bunu üç kere tekrarladı. Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)‘a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun." Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)‘a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beş yüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor."diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: "Selman, Rasulüllah (a.s) ile Abdullah'ın katılmamış s olduğu bir çok savaşa katılmıştır."diyerek cevapladılar. Başka bir rivayette Ömer (r.a), fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atay’ı tesis ettiği zaman, sahabeler için islamdaki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı;
Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte oImadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktar beş bin dirhem olarak kararlaştırıldığı bildirilmektedir. Rasulüllah (a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi bekler. Ali, Ammar ve Selman". Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı son derece sadeydi. O, köIe olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman‘ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımıyordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam ettim. Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur"
diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın yanındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teala arasında perde yoktur." Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü. O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi . Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında şöyle cevap vermişti: "Rasulüllah (a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun”. Onun ilmi ve takvası diğer sahabeleri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti.